Dr. İbrahim KARAER

 

XI. Yüzyılda eski gücünü yitiren İslam dünyası Anadolu’daki toprakların bir kısmını kaybetmiş, iç buhranlarla sarsılmakta idi. Tam bu sırada Selçuklular yeni bir güç olarak ortaya çıkmış ve İslam’ın bayraktarlığını üstlenmiştir. Türklerin XI. yüzyılda başlayıp, XIII. yüzyılda Moğol baskısı ile artan göçleri Anadolu’da büyük bir Türk nüfusunun toplanmasına sebep olmuştu. Bu nüfus yoğunluğu sayesinde Anadolu’nun büyük kısmı Selçuklular döneminde Türk vatanı haline gelmiş, Senirkent de bu dönemde kurulmuştur.

Türkler, Anadolu’yu fethettiklerinde burada yaşayan yerli halka ne olduğu, hep tartışma konusu olmuştur. Anadolu’daki Türk varlığını inkar eden Girard de Rialle, Kont de Marsigli, H. A. Gibbons, Paul Topinard, Hermann Vambery gibi araştırmacılar; Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerle Anadolu’da yaşayan halkların birbirleri ile karışarak yeni bir millet oluşturduklarını; Anadolu’ya yerleşen Türkmenler ile ataları arasında Türk isminden başka bir bağın kalmadığını iddia etmişlerdir (Umar, 1998: 194-204). İkinci görüşe göre, Asya’dan gelen Türklerle Anadolu’da yaşayanlar hiçbir şekilde birbirleri ile karışmamıştır. Çünkü Türk akınlarından korkan yerli halk, Türklerin önünden kaçmışlar, Anadolu’da az sayıda kalan Rumlar, Hıristiyan kimliği ile şehirlerde yaşamaya devam etmişler, bir kısmı da İslamiyet’i benimseyerek zamanla Türkleşmişlerdir. Selçuklu tarihçisi Mükrimin Halil Yinanç, Türkistan’dan çıkarak Maveraünnehir’e, Horasan’a, Hind’e, Irak’a, İran’a, Azerbaycan’a, Kafkasya’ya, Suriye’ye, Anadolu’ya göç ederek, buraları istila eden Türkmenlerin; Anadolu’da yerli halkı azınlıkta bırakacak surette büyük bir yoğunlukla yerleştiklerini belirtmiştir (Yinanç, 2013: 286). Mustafa Akdağ, Rum-Selçuklu Türkiye’sinin insan unsurunu, hiç olmazsa yüzde doksan olarak göçebe Oğuzlar (Türkmenler)’ın teşkil etmiş oldukları görüşündedir. Bu bakımdan ne Konya Sultanlığı devrinde, ne de Osmanlılardan sonra, bir takım ırkların karışması ile yeni bir milletin ortaya çıkması söz konusu değildir (Akdağ, 1959: 2-3). Bütün bu araştırmalar, Türkler Anadolu’ya yerleşmeye başladıktan sonra etnik unsurun, esas itibariyle Türkmen  / Oğuzlardan ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.

Tuncer Baykara, Oğuz Destanını kaynak göstererek Türklerin Anadolu’ya tarihin çok erken devirlerinden beri girmiş olabileceklerini belirtir. Oğuz Hanın seferlerinde Türkler bu ülkeye gelmiş ve burasını almış gösterilir. Oğuz Destanının Farsça çevirisinden Türkçeye aktarılan metinde bu bilgiler vardır. Baykara’ya göre, kesin tarihi bilinmeyen efsanelerle karışık bu dönem, sonraki tarihi devirlerdeki örnekleri sebebiyle, gerçek olabilir. Yani Oğuz Destanı, bir tarihi gerçeğin yankısı olabilir (Baykara, 1990: 124). Rıza Nur, Türklerin Miladi 800’lü yıllardan itibaren Anadolu’ya gelmeye başladıklarını belirtir. Abbasilerin vali ve komutanlarının çoğu Türk idi. Bu memuriyetler ile Türkler Anadolu’ya gelip yerleşiyorlardı. Selçuklular zamanında ise Türkler coşkun bir ırmak, hatta bir tufan seli gibi gelip Mezopotamya, Irak, Suriye ve Anadolu’ya yerleştiler, bu ülkelerin asıl yerli ahalisi oldular, buralara Türk simasını verdiler. Yani dokuz, on asırdan beri bu yerler adeta tamamen Türk’tür. Osmanlı sülalesi zamanında yeni bir millet gelmemiştir. Bunların zamanında Türk göçü hafiflemiştir. Rıza Nur’a göre, 4000 yıl önce Urartu, Elam, Sümer, Hititler gibi Turani kavimler Anadolu’da yaşamakta idi. Selçuklularla birlikte yeni ve pek esaslı Türk göçü olmuş, Anadolu baştanbaşa ve çarçabuk  (Rene Grossa’nın Asya Tarihi, Paris, 1922) kullandığı tabir gibi yeni bir Türkistan, yeni bir Turan olmuştur (Nur, Kasım 1924: 54).

Anadolu’yu fethe gelen Oğuz Türkmenleri yazın yaylalarda kışın şehirlerin kenarında yaşıyorlardı. Türkmenler, her boğuşma ve çarpışmada çadırlarını kaldırıp daha emin yerlere göç edebiliyorlardı. Halbuki, yerleşik Bizans halkı, bu çatışmalarda ayakaltında kalıyordu. Türkler hücuma geçtikçe şehirlerini bırakıp İstanbul’a ve kıyılara doğru kaçıyorlardı. Bu durum, Anadolu’nun Bizanslılardan boşalmasına ve Türkleşmesine sebep oldu (Gönçer, 1971: 240).

Selçuklu tarihçisi Osman Turan’a göre Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi, “kesif Türk göçü” ile mümkün olmuştur. Osman Turan, X. ve XI. Yüzyılda yaşanan büyük Türk göçünün çoğu bilim adamının gözünden kaçtığını, Anadolu’nun Türkleşmesinin de sadece askeri ve siyasi bir olay olarak algılandığını; Anadolu’daki bu toplumsal değişikliğin Hıristiyanların toptan din değiştirmesi, İslamlaştırılması veya kitleler halinde imha edilmesi şeklinde açıklanmaya çalışıldığına dikkat çekmiştir. Turan’a göre, büyük Türk göçü 744 yılında Göktürk Kağanlığının yıkılışı ile başlamış; Kıtaylar, 924’de Moğolistan’a saldırınca Orta Asya’da artmış bulunan nüfus yoğunluğunu taşırmış, böylece ilk Türk göçü yaşanmıştır. Türk halklarının birbirlerini sıkıştırmaları sonucu 934’de başlayan bu göç hareketi XI. Yüzyılın ilk yarılarında sel halini almıştır. Bu büyük Türk göçü esnasında, Şamani Türkler Hazar Denizinin kuzeyinden başlayarak Avrupa’nın doğusuna, ortasına ve Balkanlara kadar yayılmışlardır. Öte yandan Müslüman Türkler, Harizm, Horasan, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve özellikle Anadolu’yu doldurmuştur. Hıristiyan yazarları XIII. yüzyılda Tuna havzasından Sır Derya boylarına kadar sonsuz bozkırlara Kumania (Kuman-ili) adını veriyor; geniş hudutları ile Türkistan’a “Büyük Turkia”, Anadolu’ya ise sadece “Turkia” diyorlardı (Turan, 1971: XXVII-XXVIII). Turan’a göre Bayhaki, Süryani Mihael ve İmadeddin İsfahani gibi dönemin tarihçileri, Türk göçlerini tasvir etmişlerdir. Selçuknameler, Oğuz kavminin bu göçlerini “nüfus yoğunluğu, otlak darlığı ve hayvan çokluğu” ile izah etmektedir (Turan, 1971: 10,12-13). 1071’de kazanılan Malazgirt zaferi bütün engelleri yıkınca sınır bölgelerinde yığılan Türkmenler dalgalar halinde Anadolu’nun her tarafını doldurmuş; Süleyman Şah’ın 1075 yılında İznik’te Türkiye Selçukluları Devletini kurması, arkadan gelen Türkmenlerin daha emin ve ümitli göçlerine imkan vermiştir. Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi “yoğun Türk göçü” ile mümkün olmuş; fakat Haçlı Seferlerinin başlaması ve bundan faydalanan Bizans’ın taarruza geçmesi, Türklerin bir asır zarfında büyük insan kayıplarına sebep olmuştur. Moğol istilası (XIII. Yüzyılın ilk yarıları) Anadolu’ya bir kere daha büyük bir insan selini akıtmış; bu sayede Anadolu’da kayıplar telafi edilmekle kalmamış, Türkmen nüfusun çokluğu bütün sahil bölgelerinin süratle fethi ve Türkleşmesini sağlamıştır (Turan, 1971: XXVII-XVIII,XXIII).

Osman Turan’ın işaret ettiği Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya gelen Türk nüfusun çokluğu, Harzemşahlar Hükümdarı Celaleddin Harzemşah ile birlikte bulunan ve onun hayatını yazan Muhammed en-Nesevi “Siretü’s Sultan Celaleddin Mengübirti” adlı eserinde; “Türkmenler Azerbaycan’da Karabağ ovalarında çekirgeler gibi kaynaşıyordu. Doğudan batıya doğru akan bu insan seli Aras köprüsünü izdiham sebebiyle geçemiyordu” şeklinde kaydetmiştir (Kofoğlu, 2006: 90).  Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında Bizans ve Ermeni vak’a yazarlarının görüşleri de aynı mahiyettedir. Anonim bir Rum kroniğinde; “karalar ve denizler, sanki bütün dünya kafir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evlerini, kiliseleri ile birlikte istila ve yağma ettiler” denilmektedir. Başka bir Rum yazarı da, “Türklerin, Karadeniz, Marmara, Adalar (Ege) ve Akdeniz arasındaki bütün memleketlere hakim olduklarını” belirtir. Türkler, Anadolu’ya sürüler halinde gelirken, Bizans halkı Türklerin önünden kaçıyordu. Bu kaçışa Bizans yönetimi de, destek oluyordu. Süryani tarihçi Mihael, bu durumu şöyle anlatmıştır: “İmparator Mihael korkuya düştü. Korkak ve kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak bir daha sarayından dışarı çıkmadı. Hıristiyanlara acıyarak adamlar gönderip Pont (Danişment ili Kayseri, Sivas, Amasya)’ta kalmış halkın bakiyelerini, eşyaları ile birlikte atlara ve arabalara yükletti; denizin ötesine yani Anadolu’dan Balkanlar’a nakletti. Böylece nüfusu kalmayan bu bölgede Türklerin yerleşmesine yardım etti (Turan, 1971: 39-40).  Paul Wittek, Anadolu’ya yoğun Türk göçünün sonucunu şöyle açıklıyordu: “Kavimler kıpırdamasının başlangıcından daha yarım asır geçmeden bütün batı küçük Asya, etnik bakımdan çoktan Türk unsurlar tarafından doldurulmuş olduğu gibi, siyasi bakımdan da Türk oldu” (Wittek, 1944: 17).

Bizans halkının Türk ordusunun önünden kaçmaları, Anadolu’daki Hıristiyan sayısının azalmasına sebep oldu. Mesela; XV. ve XVI. yüzyıllarda Uluborlu kazasının köylerinde hiç gayri Müslim yoktu. Gayri Müslimler, sadece kaza merkezinde yaşamakta idi ve bunların sayıları genel nüfus içinde çok düşüktü. 1478 tarihinde Uluborlu kaza merkezinde 539 şehirli Müslüman hane, 79 şehirli Gayri Müslim hane; 1568 tarihinde 650 şehirli Müslüman hane, 36 şehirli Gayri Müslim hane mevcuttu (Karaca, 2012:  213-215). Kaldı ki bu gayri Müslimlerin Rum oldukları da kesin değildir. Uluborlu’yu tanıtan bir yazıda; Uluborlu’nun 1074 tarihinde Türklerin eline geçmesinden sonra Rumların bu bölgeyi terk ettikleri, ancak burada Hıristiyan Türklerin kaldıkları belirtilmiştir. Yazının devamında “Uluborlu kalesinin iç kısmında yaşayan bu Türkler daha sonra inançlarından dolayı halkın tabiriyle “Gavur” olarak adlandırılmışlar ve zaman içinde Rum olarak kabul edilmişlerdir. İstiklal Harbinin kazanılmasından sonra nüfus mübadelesiyle Uluborlu’yu terk eden bu insanlar Rumca bilmezlerdi, (bazıları Türkçe adlar kullanırdı), diliyle, kültürüyle tamamen Türk olan Hıristiyan kalmış Kuman Kıpçak Türkleriydi” denilmiştir. (Uluborlu’da, Mayıs-Haziran, Temmuz-Ağustos 2012: 29). Abdullah Bakır, tarih belirtmeden “Anadolu Müslüman Türklerin idaresine girmeden önce Uluborlu’ya çoktan Türk yerleşiminin gerçekleştiğini” söylemiştir. Şöyle ki, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara gelen Kuman-Kıpçak Türklerinin bir kısmı Bizans ordusunda paralı asker olarak faaliyette bulunmaktaydı. Bizans devleti bu askerleri uç bölge kuvveti olarak Uluborlu’ya yerleştirdi. Bu olaydan sonra artık şehir Türklerin kontrolüne girmiş ve Kuman-Kıpçak lehçesinde kullanılan Borlu, Burgulu kelimesiyle anılmaya başlanmıştır. (..) Halen Uluborlu’da Kuman-Kıpçak Türk lehçesine ait kelimeler ve lakaplar halk arasında kullanılmaktadır.” (Bakır, 2011: 245). 1833 yılında Uluborlu’yu ziyaret eden Arundel, anılarında Uluborlu’da yaşayan Hıristiyanların, Rumca bilmediklerini, Türkçe konuştuklarını yazmıştır (Arundel, 2013: 33). Isparta il merkezi ve kazalarından Yunanistan’a göç eden mübadiller hakkında araştırmalar yapan Bayram Aygün, Uluborlu Rumlarından Kiryaki Hanımın büyük dedesinin, ‘Uluborlu Çelebi mahallesinden Enzeloğlu Cafer ve aynı mahalleden Gaflaoğlu İri Ahmet’in Selçuklu sultanlarından Gıyaseddin Keyhusrev’in soyundan geldiklerini’ not ettiğini belirtmiştir (Aygün, http://www.son32. com/ 17.10.2019). Uluborlu örneğinde olduğu gibi, Anadolu’da Türkçe konuşan Rumların Türklüğü hakkında bilgi ve belgelere sıkça rastlamak mümkündür. Bunun sebebini tarihin derinliklerinde aramak gerekir. Mükrimin Halil Yinanç, XVI. Yüzyıldaki Osmanlı devri Kayseri mahkeme sicillerinde Müslümanlığa ihtida etmiş oldukları görülen ve hem de içlerinde Karakeçili boyuna mensup oldukları açıkça kaydedilmiş olan Hıristiyan Türkler hakkında “Bunlar, Bizans zamanında Anadolu’ya nakledilmiş ve Ortodoks veya Ermeni kilisesine intisap ettiklerinden dolayı Rum ve Ermeni adını almış olan Hıristiyan Türkler olduğu şüphesizdir. Karakeçili Hıristiyanların bu Peçenek kalıntısından olmaları muhtemeldir” demiştir (Yinanç, 2013: 20).

Anadolu’nun Türkleşmesinde, Selçuklulardan önce Anadolu’ya yerleşen / yerleştirilen Türkleri göz ardı etmemek gerekir. Ortaçağda, Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri 530 yılına kadar geriye gitmektedir. Bizans, 530 yılında bozguna uğrattığı Bulgar Türklerinden bir kısmını Trabzon, Çoruh ve Yukarı Fırat bölgelerine yerleştirmiştir. Bu tür yerleştirmelerin daha sonra da devam ettiği görülmektedir. İmparator Heraklius, 620’de İranlılarla savaşmak üzere Avarlardan bir kısmını İran sınırına, yine 755 tarihinde Bulgar Türklerinden bir kısmı Müslümanlar ile savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan havzalarına; XII. Yüzyılın başlarında Alexis Komnenos, Peçeneklerden bir kısmını Anadolu’nun batı bölgesine yerleştirmiştir (Yinanç, 2013: 19-20). Bizans Balkanlardaki Peçenek, Uz  / Oğuz ve Kuman / Kıpçak Türklerini Anadolu’da iskan ederek onları sınır muhafızı olarak Araplara, sonraları da Selçuklulara karşı kullanmıştır. Paul Wittek, İmparator Johannes Vatatzes zamanında (1222-1254), Trakya’da göçebe bir hayat süren 10.000’den fazla Kuman’ın, kadınları ve çocukları ile birlikte,  Türklere karşı Menderes vadisi ve Firikya’da hudut bekçileri olarak yerleştirildiklerini söyler (Wittek, 1944: 13). Yılmaz Öztuna, Oğuzlardan önce Anadolu’daki Türk varlığına şu sözlerle dikkat çeker: “Oğuzlar XI. asırda Anadolu’ya geldiklerinde, bu ülke, Türk nüfusundan tamamen ari değildi. Anadolu nüfusunun bir kısmı Türk aslındandı, fakat Hıristiyanlaşmışlardı; ancak bunların da mühim bir kısmı henüz Türkçeyi unutmamıştı. İlk Müslümanlığı kabul eden bu Türkler oldu. Oğuzlardan önce Anadolu’ya yerleşen Türkler; Bizans idaresi tarafından Anadolu’ya iskan edilen Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz, Kuman Türkleri olduğu gibi, Abbasiler zamanında gaza için Anadolu’ya gelen Türkistanlıların çocuklarıdır. Haçlı Seferleri zamanında Türk Hakanlığı (Büyük Selçuklu İmparatorluğu) tarafından Türkiye (Anadolu Selçuklu Devleti)’ye yardım suretiyle de mühim Türk nüfusu Anadolu’ya gelmiştir. Yalnız 1113 senesinde bu maksatla Büyük Türk Hakanlığı, Türkiye emrine 50.000 kişilik bir kuvvet yollamış ve bu kuvvet Anadolu’da yerleşmiştir. Moğollar önünden kaçıp Anadolu’ya yerleşen İranlı nüfus ile daha sonra Anadolu’ya yerleşen gayri Türk Müslüman kavimlerden Çerkesler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar; bir, nihayet iki batın içinde Türkleşmişlerdir (Öztuna, 1964: 77-78). 

Dursun Yıldırım’a göre; “Tuğrul ve Çağrı Beyler, Anadolu’ya akıncı beylerini gönderdiğinde oralarda çok miktarda Türkler yaşıyordu. Doğu kapısından giren akıncı beylerinin, sürekli bu çevrelerle iş tutup ilişki içinde oldukları söylenebilir. Çünkü buralarda karşılaştıkları Türkler, kendileri ile aynı dili konuşuyor, başka bir dil bilmiyorlardı. Romen Diogenes’in 200 bin kişilik ordusunun dağılmasında en önemli rolü bu orduda bulunan Türklerin saf değiştirip doğudan gelen Alparslan’ın ordusuna katılmaları, savaş alanından çekilmeleridir. Bu, hiç şüphesiz, “Turqia” üzerinde yer alan Türklerin kendi seçimleri olmuştur. İkinci ana yurt kurma sürecinde Oğuz, Uygur, Kıpçak, Peçenek ve On Oğur ve Beş Oğur kavimleri yeni bir “Türk” karışımı vücuda getirmişlerdir. Pek çoğu İslamiyet’e intisap edip toplum bireyleri arasında pekişmeyi sağlamışlardır.” (Yıldırım, Mart 2015: 17).

Anadolu’nun Türkleşmesinde gazi dervişlerin rolü büyüktü. Türk derviş-gazileri bir şehri fetheder etmez, derhal bir kısmı oraya yerleşiyor, kalan kısım ise daha ileriye doğru yürüyordu. Arkadan daima yeni kuvvetler geldiği ve en ateşli kuvvet en ileriye sevk edildiği için, bu yürüyüşün ardı kesilmiyordu. Bu taze kuvvetler, Türk milletinin en müteşebbis tabakasını teşkil ediyorlardı. Türkistan’dan gelen ardı-arkası kesilmez Türk boyları, zamanla Hıristiyan topraklarında gittikçe daha yoğun olarak yerleşiyor ve belli bir müddet sonra Hıristiyan ahaliyi azınlıkta bırakıyorlardı (Öztuna, c.3.1964: 11-12). Türkler, Malazgirt zaferine kadar, Anadolu hudutlarına “karıncalar” gibi yığılıyor; Bizans topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan’dan gelip din uğruna savaşan gaziler olarak bu toprakları daha eski devirlerde de tanımağa başlamışlardı. İslam-Bizans sınır teşkilatında gaza yapan bir kısım Türkler de buralarda yerleşmişti (Turan, 1997: 202-203). Bu gazi dervişlere, Senirkent çevresinde bugün ziyaret makamı olan Veli Baba Türbesinde medfun Hasan Gazi, Ayazmana’da medfun Zekeriya Sultan, Gençali köyündeki Koyungözlü Baba (Bolat Dede), Yassıören köyünde medfun Karkın Dede’yi örnek gösterebiliriz.

26 Ağustos 1071 tarihinde kazanılan Malazgirt Zaferiyle Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış oldu. Bizans ordusu Malazgirt’te imha edildiği için bütün Türkler Anadolu’ya gelmekte ve her taraf Oğuz boyları ile dolmakta idi. Bu büyük insan dalgaları kaynaklarda değişik şekillerde tasvir edilmiştir. Anonim bir Bizans kroniğinde bu büyük Türk akını: Karalar ve denizler dünya sanki kafir Türkler tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar, şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini istila ve yağma ettiler” şeklinde ifade edilmiştir. Başka bir Rum yazarı da, “Türklerin Anadolu’ya eskisi gibi yağmacı olarak değil, işgal ettikleri yerlerin gerçek sahibi sıfatı ile girdiklerini” belirtmiştir (Turan, 1997: 204). 1071’de Bizans’ın direnci kırıldıktan sonra Türkmenler, Ege Denizine kadar tüm Anadolu’yu ele geçirdiler. Bu süreçte Rum ahali kıyılara kaçmış veya şehirlerde yeni gelenlerle uzlaşı içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir (İnalcık, 2002: 66).

Yukarıda verdiğimiz bilgiler, Anadolu’nun nasıl Türkleştiğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. XI. yüzyılda büyük kitleler halinde gelinen ve sonradan bir Türk ülkesi yapılan Anadolu, sadece Selçuklu unsurların değil, bir gaza diyarı olmak bakımından bütün Türkistan’dan insanların koşup geldiği bir diyar olmuş (Baykara, 2014: 482,486); Türk boylarının Asya’dan ve Kafkaslardan dalga dalga Anadolu’ya gelişleri XII. ve XIII. yüzyılda da devam etmiştir. Halil İnalcık’a göre, 1220’lerden itibaren Moğol baskısı altında Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan’dan gelen ikinci göç dalgası sonunda Anadolu’da kırsal kesimde ve şehirlerde Türk nüfusu eskisine göre çok daha yoğun bir hal almıştır. Bu göçmenler arasında şehirli halk, ulema, tüccar ve sanatkarlar da vardı. XIII. Yüzyılda Anadolu, Türk yurdu kimliğini kazanmıştı. 1279’da Doğu Anadolu’dan geçen Marco Polo, bölgeden “Turkmenia” diye söz etmekte idi. Türkmenlerden önemli bir kısmı elverişli buldukları yerlerde köyler kurup, çoktan yerleşik hayata geçmişti (İnalcık, 2002: 66).

Selçuklular zamanında Anadolu, göçebe Türk kitlelerinin iskanına yarayan ve Bizans’a karşı İslam hudutlarını koruyan bir uç beyliği mevkiinde idi. Orta Asya’dan Horasan’a sel gibi akıp gelen Türkmenler, Selçuklu Devleti yöneticileri tarafından bilhassa Anadolu’nun fethine yönlendiriliyor; Selçuklu ordusu da, bunlara destek veriyordu. Türkmenlerin Anadolu’ya akınları 1015 yılında başladı. Çağrı Bey, 1018 yılında, 3.000 süvari ile Doğu Anadolu içlerine kadar gelmiş, Horasan’a dönünce kardeşi Tuğrul Beye “Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye (kuvvete) rastlamadığını” söylemiştir (Turan, 1997: 203). 1048’de Erzurum, 1057’de Malatya, 1059’da Sivas, 1064’de Kars, 1067’de Kayseri, Niksar ve Konya, 1068’de Ammuriye (Amorion), 1069’da Honaz; Türkler tarafından fethedilmiştir. Alparslan’ın komutanlarından Afşin Bey, 1068 yılında Ahlat hareket üssünden Türkmen beylerinden bir kısmını yanına alarak Ahmet Şah ile birlikte Orta Anadolu’ya şiddetli bir akın yapmış; rüzgar gibi ülkeyi boydan boya geçerek Sakarya vadilerine kadar gelmiş ve bütün İslam tarihinde meşhur olan Ammuriye (Amorion) şehrini zapt ve yağma etmiştir (Yinanç, 2013: 58-59). Ramazan Topraklı, Afyon ili Emirdağ ilçesi yakınlarında olduğu tahmin edilen Amorion (Ammuriye) şehrinin, Uluborlu olduğunu iddia etmiştir (Topraklı, Temmuz 2015: 30). Bu görüşe göre, Uluborlu ve çevresi 1068 yılında ilk kez Türkler tarafından ele geçirilmiştir. Topraklı, İstanbul’dan doğuya hareket eden Bizans ordusunun ilk katılım yerinin Melengeia (İnegöl), ikinci katılım yerinin Doryleon (Eskişehir) ve üçüncü katılım yerinin Senirkent veya Kaborkion yanı olduğunu söylemiştir (Topraklı, Mart 2018: 116). Romen Diyojen, 1071 baharı başında Malazgirt’e giderken İznik-Eskişehir yoluyla Senirkent ovasına gelmiş, burada Kemer Boğazındaki Zompos / Zompi köprüsünü geçerek Ulukışla’ya kadar Kıral Yolundan yürümüş; buradan itibaren de, Niğde üzerinden Kayseri’ye uğramadan, Pınarbaşı yoluyla Sivas’a gitmiştir (Topraklı, 2019: 678). 30 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt ovasında Türklerle karşılaşan Bizans ordusu büyük bir hezimete uğramış, İmparator Romen Diyojen esir düşmüştür. Türk tarihinde büyük öneme haiz olan Malazgirt Zaferi, Türklere Anadolu’nun kapısını açmıştır.

Süleyman Şah 1074’de Kayseri, Aksaray, Niğde, Konya, Ankara olmak üzere İznik’e kadar olan kasaba ve şehirleri ele geçirdi. Türklerin ilerleyişi karşısında zor durumda kalan Bizans İmparatoru VII. Mihael, Avrupalı devletlerden ve Papa’dan yardım istedi. Ancak yeterli desteği alamayınca Türklerle anlaşmak zorunda kaldı. Bizans ile 1074’de yapılan anlaşma gereği, Uluborlu Kalesi dahil olmak üzere bir çok şehir Türklerin eline geçti (Kofoğlu, 2006: 1-3). Ramsay, Uluborlu ve çevresinin Türklerin eline geçmesini şu şekilde anlatmıştır: 1076 (1074 olması gerekir) tarihinde Bizanslılar için utandırıcı bir anlaşmayla Türklerin Uluborlu ve çevresindeki egemenlikleri tanındı. Büyük bir arazi terkiyle Türklerin yardımı satın alındı. Bu tarihlerde Uluborlu küçük bir köyden ibaretti  (Ramsay, 1960: 81). Bu tarihte, Uluborlu’nun doğusunda bulunan Eğirdir ve Yalvaç da, Türklerin eline geçmiş olmalıdır.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, 1077’de Süleyman Şah’a Anadolu hükümdarlığını veren fermanı imzaladı. Başkenti İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuş oldu. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, 1073 tarihli menşurla, Anadolu’da fethedecekleri ülkeleri Kutalmış’ın çocuklarına vermişti. Melikşah, Anadolu’da Kutalmış’ın 4 veya 5 çocuğunun hakimiyeti birlikte paylaşacakları bir devlet planlamıştı. Ancak, Süleyman Şah, 1077’de diğer kardeşlerini bertaraf edince; Melikşah, Türkiye Selçuklu Devletinin başına yeni bir menşurla Süleyman Şah’ı geçirmek zorunda kaldı (Tekin, 2012: 305-308). Bizans tarihçileri, 1083’te artık bütün Anadolu’nun Türklerin eline geçmiş olduğunu yazmaktadır. 1085’te doğudan batıya, kuzeyden güneye Anadolu’da Türk Birliği kurulmuş; Avrupa’da Anadolu’nun adı “Turquie=Türkiye” olmuştu (Öztuna, 1964: 71-74). Böylece Anadolu’nun Türkleşmesi tamamlanmış oldu. Bizans ve Avrupa, Türklerin bu hamlesine 1096’da başlayan Haçlı Savaşları ile karşı koymaya, Türkleri Anadolu’dan söküp atmaya çalıştılar. Ancak Anadolu’nun Türkleşmesine ve Türklerin vatanı olmasına mani olamadılar.

KAYNAKLAR:

– Akdağ, Mustafa (1959), Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Ankara: 

– Arundel, F. V. J. (2013), Anadolu’da Keşifler / çev. Atabay Topnbaş. Ankara: Sistem Ofset

-Aygün, Bayram, (http://www.son32. com/ 17.10.2019). “Osmanlı Uluborlusunda Uluborlulu Aileler”

– Bakır, Abdullah (2011), “Uluborlu Tarihi”, Göller Bölgesi Tarih ve Kültür Varlıkları Bilgi Şöleni (16-18 Eylül 2011), Ankara:

– Baykara, Tuncer (1990), Anadolu’nun Selçuklular Devrindeki Sosyal ve İktisadi Tarihi Üzerinde Araştırmalar, İzmir: Ege Üniversitesi

– Baykara, Tuncer (2014), “Selçuklular ve İpek Yolu”, Uluslararası İpek Yolunda Türk Dünyası Ortak Kültür Mirası Bilgi Şöleni (3-6 Ekim 2013). Ankara:

– Gönçer, Süleyman (1971), Afyon İli Tarihi c.1. İzmir:

İnalcık, Halil (2002), “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, c.9, Ankara: Yeni Türkiye

– Karaca, Behset (2012), XV. ve XVI. Yüzyıllarda Uluborlu Kazası, Isparta:

  Kofoğlu, Sait (2006), Hamidoğlu Beyliği, Ankara: Türk Tarih Kurumu

– Nur, Rıza (Kasım 1924), “Devletimizin Mahiyeti ve Milli Adı”, Türk Yurdu, sayı: 163/2.

– Öztuna, Yılmaz (1964), Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi, .c.2,3. İstanbul: Hayat Yayınları

– Ramsay, W. M. (1960), Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi

– Tekin, Arslan (2012), Selçuklu Tarihi, İstanbul: Kariyer Yayıncılık

– Topraklı, Ramazan (Temmuz 2015), “Amorion veya Ammuriye”, Hamideli Tarih

– Topraklı, Ramazan (Mart 2018), “Asya Eyaleti Neresidir? Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası (W. M. Ramsay)’na Şerh”, Hamideli Tarih

– Topraklı, Ramazan (2019), “Tarihi Yollar ve Göller Bölgesi”, Selçuklu Tarihi ve Tarihçiliğinin Temel Meseleleri, Konya: Selçuk Üniversitesi

– Turan, Osman (1971), Selçuklular Zamanında Türkiye (1071-1318), İstanbul:

– Turan, Osman (1997), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi c.1, İstanbul: Turan Neşriyat

– “Uluborlu’da Cirimbolu Su Kemeri” (Mayıs-Haziran, Temmuz-Ağustos 2012), Isparta Dergisi, yıl: 13, sayı: 75-76.

– Umar, Bilge (1998), Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi: Türkiye Türklerinin Oluşması, İstanbul:

– Wittek, Paul (1944), Menteşe Beyliği / çev. O. Ş. Gökyay, Ankara: Türk Tarih Kurumu

– Yıldırım, Dursun (Mart 2015), “Türklerin Tarihinde Kurdukları Anayurtlar”, Türk Yurdu, sayı: 331.

– Yinanç, Mükrimin Halil (2013), Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I. cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu

NOT: Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Dr. İbrahim KARAER

e-mail: [email protected]

 

Yorum bulunmamaktadır.
Konu: SENİRKENT TARİHİ 4: SELÇUKLULAR DÖNEMİ ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.