BÜYÜK SELÇUKLULAR-VIII

Çöküş…

Oğuzların konargöçer bir hayat sürdürürken henüz bir devletleri bile olmadan varlıklarını sürdürmek ve bir devlete sahip olmak düşüncesiyle kendilerinden daha güçlü devletlerle yaptıkları mücadelelerde başarılı olup çağın en güçlü devleti durumuna gelmelerinin temel sebebi; birbirine gönülden bağlı iki kardeşin şahsi hırslarını bir yana bırakıp birlikte hareket etmeleri, şartları çok iyi değerlendirmeleri, ellerindeki imkânları ve malzemeyi iyi kullanmaları, yeni bir yurt tutma kaygısıyla canla başla çaba göstermeleri idi. Türk tarihinde buna benzer başarılı örnekler olduğu gibi başarısızlıkla sonuçlanmış pek çok teşebbüs de görülür. Başarılı olmanın sonucu bir devlet sahibi olmak, başarısızlığın sonucu ise ya boyun eğip yurdunda yaşamak ya da başka yurtlar aramak için göçü yükleyip yollara düşmek, yeni coğrafyalarda varlığını sürdürmeye çalışmaktır. Bu yer değiştirmenin bazen kıtalar aşmak suretiyle gerçekleştirildiği daha önceki bölümlerde anlatılmıştı.

Oğuzların tarihte bilinen bu ilk büyük devleti kısa sürede gücünü kaybedip parçalandı. Bunun sebebi ise, hanedan mensuplarının törenin kendilerine tanıdığı ve Türk tarihinde sık görülen devlette hak iddia etme hakları ve bunun sonucunda ortaya çıkan iç mücadeleler idi. Töreye göre hanedana mensup her erkek sonucuna katlanmak kaydıyla tahttan hak iddia edebilir, başarılı olursa devletin başına geçer, başarısız olursa çok büyük bir ihtimalle yay kirişiyle boğulmak suretiyle öldürülür, bazen ağır bir cezaya çarptırılır, zaman zaman da bağışlanır, ancak hep gözaltında tutulurdu. Selçuklularda bu mücadele baştan itibaren yoğun biçimde görülür, istişare etmek suretiyle çözümü mümkün olan sorunlar büyütülür ve bunun sonucunda kardeş kanı döküldüğü gibi enerji ve güç içe yönelik harcanır, pek çok yetenekli, devlete ve millete büyük hizmetler yapabilecek kişinin hayatı, yay kirişiyle boğulmak suretiyle sonlandırılır.

Selçuklularda zaman zaman devlet ile konargöçer Oğuzlar arasında da ciddi sorunlar yaşandığı, Oğuzların devletlerine karşı isyan ettikleri bilinmektedir. Bunun sebebi olarak da Oğuzların, devletin kendilerine yabancılaştığını düşünmeleri olduğu anlaşılıyor. Çünkü devlet teşkilatında vezirlikten tahsildarlığa kadar bütün hizmetlerde İranlılar ya da gulamlar kullanılıyordu. Türk nüfusun yerli nüfusa göre az olması dolayısıyla Farsça zaman içerisinde devlette de hâkim duruma gelmişti. Hanedan mensupları ana dillerini unutmasalar da ikinci dilleri Farsça olmuş, devlet yazışmalarında da Farsça kullanılmaktaydı. Hanedan mensupları hem annelerinin hem de kendilerini büyütüp yetiştiren atabeylerinin Türk olması dolayısıyla Türk gelenekleriyle yetiştiriliyorlardı. Büyük Selçuklularda çok önemli bir kurum olan atabeylik üzerinde biraz durmak gerek. Türkler şehzadelerin eğitimine her zaman büyük önem vermişler, gelecekte devleti yönetecek olan kişinin iyi yetişmesi için gerekli tedbirleri almışlardır. Selçuklu sultanları da şehzadelerin savaşmayı ve devlet işlerini iyi öğrenmeleri için emirlerden birini hoca olarak görevlendirmişler, hem kişilik, hem de bilgi olarak güçlü olan bu seçkin kişilere atabek/atabey unvanını vermişlerdir. Bu kişilerden bazıları zaman içerisinde devlette çok etkili olmuşlar, hatta bir kısım atabeylerin kendi devletlerini kurdukları bile olmuştur. Atabeylik kurumunun Osmanlıdaki adı lalalık olmuştu. Ordu ise baştan beri Türklerden oluştuğu gibi yeni katılanlarla hep Türk olarak kalmıştı. Arap ve Fars kültürlerinin İslam dini üzerinden gelen baskın etkisine rağmen hanedan mensupları Türklüğünü korumuştu.

 

Türklük bilinci

Faruk Sümer Hoca Oğuzlardaki kavmiyet bilinciyle ilgili birtakım örnekler verir. Bunlardan biri, Bağdat’taki Türk askerlerinin Tuğrul Bey’in bu şehre gelmek istemesinden rahatsız olmalarına rağmen Musul Arap hükümdarının Oğuzların kesik başlarını teşhir etme isteğine karşı çıkmaları, ırktaşlarının aşağılanmasına izin vermemeleridir. Türklük ile ilgili bir başka kayıt da Nureddin Mahmut Zengi ile ilgili olarak nakledilmiştir. Buna göre; bazı Avrupalı yazarların eserlerinde yarı Araplaşmış bir hükümdar olarak anlatılan Nureddin Mahmut, Mısır Fatımi halifesine gönderdiği bir mektupta Müslümanlığın Haçlılara karşı ancak Türklerin okları sayesinde savunulabildiğini bildirmişti. Tarihi bir gerçeği ifade eden bu büyük hükümdarın sık sık yağmalı toylar vermek suretiyle bir Türk geleneğini devam ettirdiği de kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Yağmalı toy, belirtildiği üzere oldukça eski bir Türk geleneğidir. Bu gelenek; sultan ya da beyin büyük bir toy düzenlemesi, Dede Korkut Oğuznamelerinde anlatıldığı gibi attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırması ve herkesin bu toya davet edilmesi biçiminde uygulanırdı. Birlikte yemek yendikten sonra hakan ve hatun hiçbir şey almadan otağdan dışarı çıkar ve bütün otağ toya katılanlarca yağmalanırdı. Bu gelenek bütün Türk devletlerinde tarih boyunca uygulanmıştır. Anadolu’nun bazı bölgelerinde düğünlerde bazı eşyaların, özellikle kaşıkların düğüne katılanlar tarafından (ç)alınması, belki de bu geleneğin izlerini taşıyan bir uygulamadır.

Selçuklu sultanı Mesut, 1135 yılında Halife el-Müsterşid ile yaptığı bir savaşta, halifenin ordusundaki bütün Türkler, Mesut’un tarafına geçmişti. Mesut, bu olaydan sonra halifeden hizmetinde bundan böyle Türk memluk kullanmayacağına dair söz almıştı. Benzer bir olay da Melikşah zamanında olmuştu. Melikşah’ın hassa ordusunda bulunan yedi bin civarındaki Ermeni askerin Nizamülmülk’ün karşı çıkmasına rağmen ordudan kovulması, Türk hassa askerinin bir başarısı olarak değerlendirilir. Faruk Sümer Hoca bu konuyu şu sözlerle sonlandırır: “Selçuklular millî teşkilat, müessese ve geleneklerini, hülasa neleri var ise hepsini beraberlerinde getirmişler ve onları devletlerinin sonuna kadar muhafaza etmişlerdir. Yağmalı toylar, yas törenleri ana yurtta olduğu gibi devam ettiriliyor, millî yemek tutmaç da yeniliyordu. Selçuklu hükümdarları da Moğol hanları gibi bir kimseyi şereflendirmek istedikleri zaman ona içki sunuyorlardı.”

Selçuklu devletini hem kuran, hem de sınırlarını genişletip onu büyük bir devlet durumuna getiren Oğuzlar oldu. Devlet kurulduktan sonra Oğuzlar bölük bölük, küme küme ana yurttan adeta sökün edip yeni yurtlara yerleşmeye başladılar. Gelenlerin yerleştirilmesinde devlet dikkatli bir iskân politikası izledi ve onları uçlara yani Bizans sınırlarına yönlendirerek Anadolu’nun yurt tutulmasına yönelik açık tavrını göstermiş oldu. Bilindiği üzere bu iskân uygulaması Osmanlıların da temel politikalarından biri idi. Oğuz bölüklerinin uçlara yerleştirilmesinde güdülen amaçlardan biri, sürüler için otlak sorununun çözümü, bir diğeri bu kütlelerin Bizanslılar ile uğraşırken içeriye yönelik sorun kaynağı olmalarının önüne geçilme düşüncesi, diğer bir sebep ise yeni fetihler için basamak oluşturma düşüncesiydi. Bunda da başarılı olunduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı, Selçukludan miras aldığı bu iskân siyasetini daha da geliştirerek sürdürdü.

 

Oğuzlar, devlete karşı…

Selçuklularda yönetenler ile yönetilenler arasında sık sık sorunlar yaşandığı bilinmektedir. Bu sorunların temel sebeplerinden biri bozkır hayatına alışmış olan Oğuzların alışkanlıklarından vaz geçmek istememeleri, yağmacılık alışkanlığından dolayı yöneticilerin kurmaya çalıştıkları devlet düzenini sık sık bozmaları, bazen basit bir sorundan dolayı isyan bayrağı açmaları gibi durumlar sayılabilir. Bütün bu durumların ortaya çıkmasındaki esas sebebin yeni coğrafyanın dayattığı hayat biçimindeki oldukça ciddi değişme olduğunu söyleyebiliriz. Selçuklunun kurucuları, Oğuzların yüzyıllardır yaşadıkları ve ona göre törelerini, geleneklerini oluşturdukları bozkır hayatından vaz geçip tarım hayatının hüküm sürdüğü bir coğrafyaya yerleşmeye çalışıyorlardı. Bu durum, yüzyılların alışkanlıklarının değiştirilmesini, onların yerine yeni birtakım davranış biçimlerinin yerleşmesini gerektiriyordu ve doğal olarak toplumda büyük tepkilerle karşılanıyordu. Konargöçer yaşayışın Anadolu’nun bazı bölgelerinde bin yıldan fazla bir zamandır sürdürüldüğü düşünülürse, insanın ve toplumun alışkanlıklarını terk etmesinin ne kadar güç olduğu daha iyi anlaşılır.

Devleti yönetenler hem eğitimli hem de boyun eğmeye alışkın yerli Farslara ve memluk ya da gulam olarak adlandırılan yine eğitimli Türklere yönelmiş, devlet görevlerinde bu insanları tercih eder olmuşlardı. Bu görevlilerin kendilerini devletin sahibi olarak düşünen konargöçer Oğuzları küçük gördüklerini, onlara iyi davranmadıklarını tahmin etmek zor değil. Bu durum ise zaten rahatsız olan Oğuzları daha da rahatsız etmiş, devletin kendilerine yabancılaştığını düşünmeye başlamışlardı. Yani Oğuzların başbuğlarına saygıları ve itaatleri sınırsız ve karşılıksız değildi. Başbuğ da törenin gerektirdiği birtakım görevleri yapmak zorundaydı. Bunlar yerine getirilmediği zaman saygı ve itaat da ortadan kalkıyor ve öfkeyle atlarına binen Oğuzlar, aynı aileye mensup bir başkasının etrafında toplanıyor ve kurulmaya çalışılan düzeni sarsıyorlardı. Mesela Tuğrul Bey’e karşı isyan eden İbrahim Yınal’ın çevresinde toplanan Oğuzlar onunla birlikte olmaları için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdi. Bunlar; Arap Irak’ına sefer yapılmaması. Çünkü bu seferlerde ellerine pek bir şey geçmiyor, onlara göre boşu boşuna kanları dökülüyordu. Tuğrul Bey ile kesin olarak barış yapılmaması. Bu madde de İbrahim Yınal’ın çevresinde toplanan Oğuzların Tuğrul Bey’e karşı nefret hissiyle dolu olduklarını gösteriyor. Üçüncü şartları ise kendilerinin düşüncesi alınmadan herhangi bir kimsenin vezir tayin edilmemesi idi. Bu maddenin de sebebi herhalde devlet bürokrasisinin Fars hâkimiyetinde olması ve bu durumun Oğuzların onurlarına dokunması, onların millî gururlarını incitmesiydi.

Tuğrul Bey’e karşı bir isyan da Arslan Yabgu’nun oğullarından Kutalmış tarafından yapılmış ve Kutalmış on bin kişilik bir atlı birlikle Gird-Kuh kalesine kapanıp isyanını sürdürmüştü. Tuğrul Bey’in ölümüyle kaleden çıkan Kutalmış’ın çevresinde 50 000 Oğuz atlısının toplandığı ve isyanını sürdürdüğü belirtilmektedir.

Bütün bu isyanların sebebi, Selçuklu sultanlarının Tuğrul Bey’den itibaren Oğuz kitlelerini ihmal etmeleri ya da Oğuzların böyle düşünmesi, icraatlarında İranlı vezirler ile memluk emirlerin düşüncelerinin etkili olmasıydı. Oğuzların ne derece rahatsız olduğunu gösteren en önemli olay, Selçuklunun son büyük sultanı kabul edilen Sencer’in yaşadıklarıdır. Sultan Sencer’e bağlı beylerden Kımaç, Oğuzlarla anlaşmazlığa düşer ve onlarla yaptığı savaşta yenilince Sencer duruma müdahale edip Oğuzların üzerine yürür. Oğuzlar, suçun kendilerinde olmadığını, Kımaç’ın kendilerine saldırdığını ve sonuçta durumun bu noktaya geldiğini ifade etseler de Sencer onları dinlemez ve Oğuzlarla Büyük Selçuklu ordusu savaşa tutuşur, sonuçta devletin ordusu Oğuzlar tarafından büyük bir mağlubiyete uğratılır ve Sultan Sencer tutsak edilir. Oğuzlar tutsak ettikleri Sultan Sencer’i tahta oturtup ona saygıda kusur etmedilerse de gerçekte Sultan Sencer artık onların tutsağıdır. Bu da herhalde tarihte pek örneği olmayan bir durumdur. Sultanlarını tutsak edip ona yine sultan muamelesi yapan bir topluluk…

Sultan Sencer’in tutsaklığı yaklaşık üç yıl sürdü, sonunda Sencer tutsaklıktan kurtulsa da bir şey yapacak gücü kalmamış, ordusu dağılmış, hazinesi ve pek çok önemli şehri yağmalanmıştı. Tutsaklıktan kurtulduktan yedi ay sonra büyük bir üzüntü içerisinde hayata veda etti ve Oğuzların kurmuş olduğu bu büyük devlet de bir süre daha varlığını sürdürdükten sonra tarihteki pek çok Türk devletinin kaderini yaşadı ve Türkler tarafından varlığına son verildi. Büyük Selçuklunun dağılmasından sonra daha önce de belirtildiği üzere Selçuklunun egemen olduğu geniş coğrafyanın farklı bölgelerinde Selçuklu kolları yeni devletler olarak tarih sahnesine çıktı.

Contributor
Yorum bulunmamaktadır.
Konu: Milliyetçiliğimizin Kaynakları-61

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.