Bilindiği üzere yetmişli yıllarda özellikle İstanbul ve Ankara’da şehir yurtları vardı. Bu yurtlar, şehrinden çıkıp bu şehirlere gelen öğrenciler açıkta kalmasın diye İl Özel İdareleri ve birtakım dernekler tarafından kurulmuştu. Köylerin, kasabaların, kenar mahallelerin fakir fukara çocuklarının barındığı bu kurumlar, seksen öncesi mücadelenin en çetininin yaşandığı yerlerden biriydi. Yurtların bir kısmı Ankara’nın Kurtuluş semtine çıkış noktasından itibaren Kolej ve Ahmetler çevresinde konumlanmıştı. Bunlardan hatırladıklarım, Siyasal Bilgiler, Hukuk ve Eğitim Fakültelerine yakın olmak bakımından en ileri hatta Niğde Yurdu, biraz geride Konya Yurdu, Ahmetler Caddesi’nde Sivas, Adana, Giresun, Kayseri yurtları dizilmişti.

Sivas Yurdu, Seyran Bağları tarafında olduğu için daha sık saldırıya maruz kalır, kurşunlanır ve bombalanırdı. 12 Eylül 1980 Cuma günü “Our boys” ihtilali yapınca bütün bu saldırılar sonlandı, ama bu fakir fukaraların yurtlarına da devlet el koymaya başladı. Anarşinin kaynağının bu yurtlar olduğunu düşünen ihtilalci askerler, onarım yerine kesin çözümü yani yok etmeyi seçti ve çoğu kapatıldı. Zaman zaman o bölgeyi dolaşırım ve o binaları, hele hele bazılarının, özellikle Adana Yurdunun harap durumunu görünce içimi tarif edilemez bir hüzün kaplar.

İhtilal yönetimi bile olsa kanunlara aykırılık yoksa el koymayı göze alamıyordu. Aykırılık ise genellikle birikmiş su ve elektrik borçlarıyla ilgiliydi. Bu yurtlarda belki de yıllarca su ve elektrik parası ödenmemişti. İlk önce Niğde Yurduna el konuldu, ardından Ahmetler Caddesi’ndeki yurtlarımız elden çıktı.

Bir iki arkadaşımızın özellikle Trabzonlu olan ve o yurtta kalan Beytepeli Suat Başaran’ın, Sivaslı Adil Mirmahmutoğulları’nın, daha sonra Yusuf Özkan’ın ve başka bazı adsız yiğitlerin çabalarıyla Sivas Yurdu kurtuldu ve hâlen de yaşamaya devam ediyor, üstelik geçtiğimiz yıllarda bir de kız yurdu açtılar. Suat Başaran’ın elinde badana fırçası ve boya kovasıyla kocaman yurdun boya ve badanasını yaptığına bizzat tanık olmuşluğum vardır, bunu belki kendi de unuttu, ama ben o manzarayı hiç unutamadım.

Bizim Dil -Tarihliler genellikle Konya Yurdunda kalıyor, ama yurt kalınacak gibi değil. Orada kalanlardan birine mutlaka yurdun ne durumda olduğu anlattırılmalı. Yurdun müdürlüğünü, seksen öncesinde merhum Rasim başkanın yardımcılığını yapmış olan, ihtilal sonrası Rasim başkanın görünmez olması gerektiğinden okul başkanlığını da yürüten Cengiz Kurt yapıyordu.

Yurdun kurtulması için çareler arıyoruz, ama pek de umut yok. Günlerden bir gün partimizin Konya milletvekili ve Konya Yurdunun bağlı olduğu derneğin de başkanı olan anlı şanlı Agâh Oktay Güner Bey’imizin tahliye olduğu haberi geldi. Bu durum bizde yurdun kurtulma umudunu doğurdu, ama bakalım neler oldu!

İsteğimiz, yurdun bağlı olduğu derneğin kongresinin yapılması ve yurtla ilgilenilmesi, eğer mümkün olursa, dernek yönetimine bildik tanıdık kişilerin seçilmesi. Öncelikle kongre yapılması gerekiyor. Agâh Bey’imizin evi de o civarda, yurda oldukça yakın. Ben yurtta kalmıyorum, ama arkadaşlarım orada olduğu için hemen her gün uğruyorum. Orada olduğum bir gün arkadaşlardan biri yurt konusunu görüşmek üzere Agâh Bey’e gideceğimizi söyledi ve yanlış hatırlamıyorsam İsmail Yıldırım, İsmail Vayvaylı, ben ve adının Cemal olmasından başka bir şey bilmediğimiz bir arkadaşla gittik. Bu Cemal ayrı bir bahistir. Sanırım Bursa’dan kaçak bir arkadaş, uzun süre o çevrede barındı. Şimdilerde ünlü olan bu arkadaşımızın yeni adı Adnan İslamoğulları.

Kapıyı çaldık, içeri aldılar. Önce olabildiğince kibar bir biçimde geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. O arada bizim ziyaretimiz, merhum Osman Bölükbaşı’nın ziyaretine denk gelmiş, merhumu da ilk defa orada görmüş olduk. Agâh Bey, bizim Cemal’i tanırmış, onu görür görmez bir irkildi ve korkarak “Sen burada ne arıyorsun?” deyişini hâlen hatırlarım. Neyse… Biz utana sıkıla derdimizi anlatmaya çabaladık. Yurtlara el konuluyor, bizim yurda da el koyacaklar. Yurtta şu kadar arkadaşımız kalıyor, bu yurt giderse bu arkadaşlarımız sokakta kalacak, gidebilecekleri hiçbir yer yok. İstediğimiz yalnızca sizin önayak olarak derneğin kongresini toplamanız. Gerisini biz hâllederiz. Elektrik ve su borçları var, hepsini bir biçimde öderiz diyoruz, ama hava pek olumlu değil. Adam duvar gibi soğuk ve hissiz. Sonunda bir büyük (!) olarak bize şu öğüdü verdi: Gençler, artık bu işleri bırakın, okulunuzla ilgilenin, benim yapabileceğim hiçbir şey yok.”

Biz ardımıza baka baka  kös kös yurda dönüyoruz, ama tam anlamıyla dağılmış durumdayız. Yurdun kapanmaması gerek, bir çare bulmalıyız. Yurtta kongrenin toplanmasına karar verildi. İnsanların gölgesinden bile korktuğu ihtilalin ilk yılları, bu olacak iş değil, ama serde inanmışlık var, direneceğiz, selin önünden bir şeyleri kurtaracağız. 19-20 yaşlarındaki bizlerin her birine dernek yönetimindeki kim bilir kaç yaşındaki adamların adları verildi. Gün belirlenmiş, emniyetin dernekler masasına haber verilmiş, bütün resmiyet tamam. Gün geldi yurdun bir salonunda toplandık, adlarımızı iyice ezberledik. Hükümet komiseri olarak bir polis elinde Cumhuriyet gazetesiyle çıkageldi. Orayı ayarlamak kimsenin aklına gelmemiş herhalde. Adam elbette durumu hemen anladı ve birkaç dakika durup bir iki şey sordu ve hazırlıklarınızı tamamlayıp tekrar başvurun deyip çıkıp gitti. O gidiş, Konya Yurdunun da gidişi oldu. Ve böylece ülkücülerin bir yurdunu ülkücülerin milletvekili ve bakan yaptığı ülkücü olmayan biri ülkücülerin elinden almış oldu. Bir süre sonra devlet el koydu ve Kredi Yurtlar Kurumuna devretti. Şimdi Kredi Yurtlar Kurumunun bir birimi olarak işlemeye devam ediyor.

Prof. Dr. Vahit TÜRK

Contributor
Yorum bulunmamaktadır.
Konu: Konya Yurdu Nasıl Gitti?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.