Özet
Ömer Seyfettin, Türk Edebiyatı’nda başlattığı Millî Edebiyat akımı ile yönlendirici olmuş, çok okunan, kuşakları derinden etkilemiş ve bu yüzden üzerinde çok durulan bir yazardır. Türk kültür kodlarını eserlerine çok iyi yansıtan, bu yüzden de özellikle çocuklar tarafından çok sevilen bir hikâyecidir. Kültürel değişmeler ne kadar hızlı ve etkili olursa olsun, Türk çocukları, Ömer Seyfettin’in hikâyelerini okudukça, mazideki “muhteşem” kültürleriyle aralarındaki bağı, canlı ve diri tutmaya devam etmektedirler. Ömer Seyfettin ve eserleriyle ilgili çok sayıda çalışma yapılmıştır. Araştırmaların çoğu Ömer Seyfettin’in yetişen kuşaklarca okunmasının önemine işaret etmektedir. Bunlardan Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin monografisi onu yakından tanıyarak eserlerine daha iyi nüfuz etmek isteyenler için kaynak eserdir. Türkiye’de Avrupa destekli bazı çevreler, ders kitaplarındaki milli ruhu besleyen metinlerin kaldırılması, bu arada Ömer Seyfettin’in hikâyeleriyle yaptığı bu köprü kurucu işlevine son vermek amacıyla bir dizi çalışma yürütmeye başlamıştır. Gazete ve dergilerde, televizyonlarda, sosyal ağlarda onun hikâyelerinin çocuklar için değil, büyükler için yazılmış olduğu gibi masum bir tespitle başlayıp, hikâyelerinin çoğunun çocuklara uygun olmadığına, müfredattan çıkarılması gerektiğine kadar uzanan, görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşlerin bir temele dayandırılabilmesi için de birtakım “bilimsel” araştırmalar yapılmıştır. Hayatı, yaşadığı ve eserlerine yansıttığı travmalar incelenmiştir. Buna karşılık yapılan bütün çalışmalarda Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin hakkındaki eseri genellikle tarafsız bir kaynak olarak gösterilmiştir. Bu durum biyografi ve Ömer Seyfettin alanındaki yetkinliği su götürmez eserin günümüz dikkatiyle tekrar okunmasını ve değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Alangu, Ömer Seyfettin’in eserlerini okuyacaklara, onu çok yakından tanıyarak eserlerini okumayı sağlayabilecek, derinlikli, tarafsız bir eser oluşturabilmiş midir; Alangu’nun eseri Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin müfredattan çıkarılması için “bilimsel” çaba harcayanları destekliyor mu? Bu çalışmada Alangu’nun eserinin dikkat çeken yönleri üzerinde durulduktan sonra günümüzdeki yaklaşımlar ele alınacaktır.
Giriş
Türkiye’de Ömer Seyfettin Çalışmaları
Ömer Seyfettin, asker, sivil ve sorumlu bir aydın olarak çökmekte olan bir imparatorluğun en buhranlı dönemini yaşamış, Türk tarihinin en büyük bozgununa şahit olmuş, insanların bedenen ve ruhen büyük acılar, kayıplar ve savrulmalar yaşadığını yakından gözlemlemiş, bunu da eserlerine yansıtmıştır. Çok genç yaşta vefat etmesine rağmen ardında büyük bir külliyat bırakmıştır. Birçok sıkıntıyı göğüslediği kısa hayatına sığdırdığı eserlere bakıldığında onun gayet çalışkan, velut ve etkileyici bir yazar olduğu anlaşılmaktadır. Eserleri, takma adları ve çeşitli türlerde yazdığı yazıları araştırılmış, hayatı ve eserleri de çeşitli cepheleriyle irili ufaklı birçok çalışmaya konu olmuştur ve geniş bir kaynakça oluşturmaktadır.

1. Tahir Alangu’nun “Ömer Seyfettin / Ülkücü Bir Yazarın Romanı” adlı Monografisi
Ömer Seyfettin hakkındaki birçok çalışmadan biri olan Tahir Alangu’nun eserinin Ömer Seyfettin çalışmaları içinde ayrı bir yeri ve önemi vardır: Yazarının ifade ettiği gibi, ulaşılabilecek bütün kaynaklar taranarak oluşturulduğu için, yazıldığı döneme kadar olan Ömer Seyfettin hakkındaki belge ve bilgilerin tamamını içermektedir. Eser, bu yüzden kendinden sonraki çalışmalar için ana kaynak eser hüviyetindedir. Eskiden beri sürüp giden biyografya anlayışını, “hayatın bütünü ile, yaşandığı çağdaki havası ve boyutları ile yeniden kurulup somutlanarak tasviri” anlayışıyla değiştirme amacıyla yazılmış bir kitap olduğu için, ayrıca üzerinde durulması gereken bir eserdir.
Ömer Seyfeddin ve Millî Edebiyat
Millî Edebiyat’ın temelini atan doğuşu ve gelişmesinin mimarı Ömer Seyfettin’dir. Bu edebiyatın dikkat çeken temel özelliklerini Argunşah (2014:173) şöyle anlatıyor.
“Millî Edebiyat’la öncelikle bir milletin tesir ve taklit dönemleri de dâhil olmak üzere kendi diliyle meydana getirdiği edebî tecrübelerinin tamamı kastedilmektedir. Özel ya da darlaştırılmış anlamıyla da milletin geçmiş tecrübelerinin içinde yaşanan şartlar dolayısıyla en arındırılmış şekilleriyle, haline cevap vermek üzere canlandırıldığı yılların edebiyat faaliyetine işaret etmektedir. Bu dönem Türk milletinde ve Türk edebiyatında millîleşme sürecine denk gelmektedir.
1908 II. Meşrutiyet ’inin başlattığı dağılma, imparatorluktaki belirsizlik, arka arkaya gelen ve büyük kayıplarla sonuçlanan savaşlar dönemi Türk milliyetçiliğinin doğuşunu ve gelişmesini hızlandırmış, nihayet imparatorluktan millî devlete doğru olan değişim kendisini ifade etmek için bir de edebiyat meydana getirmiştir. Bu edebiyat Millî Edebiyat olarak adlandırılmaktadır. Muhtevasını bir taraftan milliyetçi düşüncenin kavramlar ve idealler dünyası, diğer taraftan halin çıkmazlarına ortak geçmişten çözüm arayışları oluşturmakta, bütün bunlar edebî geçmişin estetik değerleri arasında bir ayıklamaya gidilerek asıl millete özgü olan şekil ve dille ifade edilmektedir. Bunlar Millî Edebiyat’ın konu, şekil ve dil konusunda birtakım tercihlerinin de bulunduğunu göstermektedir.”
Arapça ve Farsçanın tesiriyle terkiplere boğulmuş olan Türkçenin sadeleştirilmesi amacıyla “Yeni Lisan” hareketini başlatan Ömer Seyfettin, eserlerini de savunduğu bu dille vermek için ayrıca çaba göstermek durumunda kaldığı, hayatının ancak yedi yılında sürekli yazabildiği halde, çok kısa ömrüne büyük bir külliyat sığdırmış bir yazardır. Böyle bir yazar, ancak onu seven ve üzerinde ciddiyetle çalışan, eserlerinden zenginleştirilmiş bir derlemeyi yayına hazırlayan eserleri üzerinde uzun soluklu çalışmış ve olağanüstü bir çaba sarf etmiş bir araştırmacı tarafından anlatılabilirdi.
Tahir Alangu, Ömer Seyfettin’in hayatını yazarken büyük zorluklar yaşadığını ifade etmektedir. Bunun başlıca sebebi bizde arşiv alışkanlığı olmaması, kurumların ve kişilerin arşiv tutmaya önem vermemesi olmalıdır. Alangu, bu eseri için bir yandan sınırlı sayıdaki tanığa ulaşmaya çalışmış, bir yandan da yazarın öykü, roman ve günlüklerinde iz sürmüştür. Alangu, yirmi beş yılda yazdığı eserini hazırlarken gösterdiği çabayı ve titizliği şöyle açıklıyor (Alangu 1968:16):
“…Ömer Seyfettin gibi eserine her şeyden çok kendi hayatını ve çatışmalarını, çevresini, velhâsıl kendisi ile ilişkili malzemeyi koyan bir kimseyi anlamak ve değerlendirmek için, doğduğu ve yetiştiği, yaşadığı yerleri ve zamanı iyi araştırmak gerekiyordu. Bu işi, son imkânları zorlarcasına ileri götürmeye çalıştım. Hayatının geniş ölçüde yazılarına yansıdığını, dâima araştıran ve düşünen kafasının ve mutluluk özlemiyle yanıp tutuşan mustarip ruhunun hikâyelerindeki olayların arasında çarpıp yaşadığını gördüm. Hayatının, bir imparatorluğun yıkılışı ile sürüklenip giden, olayların nabzının attığı yerlerde çırpınan büyüklüğünü, ruh ve düşünce evrimindeki çıkmazları, beşeri ve zayıf olan yanları ile yücelen yönlerini, son günlerinde gittikçe ağırlaşıp acılaşan hayat dramını, çağının politik ve sosyal şartları ve evrimi içinde bulup göstermeye çalışırken, bana o kadar mâlûm olduklarını sandığım hikâyelerini yeniden defalarca okuma gereğini duydum. Hayatının gerçeklerine ve ayrıntılarına işledikçe durmadan hikayelerini okuma gereği duydum. Aynı gereksinmeyi, bu kitabı okurken başkalarının da duyacaklarını sanıyorum. Bu kitabı, Ömer Seyfettin’in eserlerine açılan bir kapı olsun diye hazırladım.”
Tahir Alangu’nun Biyografi Anlayışı
Biyografi, bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Amaç, kişiyi bütün yönleriyle (hayatı, eseri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır. Devri ve çevresi dikkate alınarak yazılır. Alanlarındaki ünlülerin, başarı göstermiş, önderlik etmiş kişilerin neler yaptıkları, insanlığa neler kazandırdıkları, hayatlarının önemli başarılarını ve dönüm noktalarını anlatır. Geçmişte kalan bir yaşantıyı anlama ve onun bilgisini yeniden üretme çabasıdır. Tahir Alangu, Türk edebiyatına Ömer Seyfettin / Bir Ülkücü Yazarın Romanı biyografisini kazandırmış bir araştırmacıdır. Ünlü biyografisinin başında biyografimizin mevcut durumunu tasvir eder ve olması gereken biyografya anlayışını açıklar ve eserinde de bu anlayışa sadık kaldığı görülür.
“… Ömer Seyfettin’in biyografyasını okuyunca da anlayacağınız üzere, hayatın ayrıntıları çoğu zaman yazarlar ve eserler için anahtar görevi görüyor, bir çok bulanık noktaların aydınlanması ve anlaşılmasına, yazarın yeniden değerlendirilmesine, eserlerinin daha iyi anlaşılmasına yol açıyordu. Biyografyalar, anı kitapları, kronikler, eleştirmeler, edebiyat tarihleri ve monografiler, bir çağın tasviri için tarihin yardımcı kolları olduğu kadar, sanat eserlerinin ayakta durmasına, yeni kuşaklarca değerlendirilmesine yarayan yan türler olarak önemli rol oynuyorlar; yalnız araştırıcılar katında değil, bu konulara meraklı okuyucular arasında da geniş bir itibar görüyorlardı. Batıya yönelen Türk edebiyatının bu yan türlerden, hele biyografyadan yoksun oluşu dikkat çekiyordu.”
Alangu, sağlam bir biyografi anlayışının bulunmayışının nesilleri nasıl olumsuz etkilediğini görmüş ve terceme-i hallerde sanatçıların eserleriyle, hayatlarıyla hiçbir bağ kurulmadan yüceltilmeleri anlayışının vahim sonuçları üzerinde durmuştur.
“Bizde geleneği hâlâ sürüp giden, doğulu insanın eğitimine sıkı sıkıya bağlı “terceme-i hâl” ile “menakıp” niteliğindeki yazıların o taslak halindeki “gayri şahsiliği” yazarların kişiliklerini ve eserleriyle birlikte yürüyen canlı varlıklarını siliyor, onları, genç nesillerin yanında birini ötekinden ayıramayacak kadar silikleştiriyordu. Sanatçıyı, kendi çağına ve yaşadığı çevrelere bağlı kişiliği ile değerlendiremeyince, üst üste gelen birleşmelerle bir “yeni-eski” birikmesi olmuyor; kısa aralıklarla yeniler eskilerin yerlerini aldıkça, hızlı ve yaygın bir kültür erozyonu mahşeri içine düşen değerler eriyip unutulup gidiyordu. Eski eserleri sevmek ve anlamak için, o çağı ve yazarını anlamak ve sevmek, eserlere ulaşmak için de her neslin onları yeniden değerlendirmeleri gerekeceği düşünülmüyordu. Yazarlar ve sanatçıların hiçbir yerde yalnız eserleri ile değerlendirilip uzun süre ayakta kalamadıkları, hele çağımızda yeni değerlendirmeler ve yan türlerle desteklenmedikleri takdirde bu unutulma ve yıpranmanın sürüp gideceği akla gelmiyordu.”, “Bizde büyük adamları, sevilen sanatçıları, hayat ve serlerini değerlendirerek yaşatmak yerine, menkıbelerle donatarak “yüceltmek”, “ulvileştirmek” şeklindeki yaygın alışkanlık, aslında insanı yaşama şartlarından kopararak yok etmenin, hayata bağlı sanat ilintilerini keserek tahrip etmenin maskelenmiş bir yolundan başka bir şey değildir. Kişiliği ve eserleri, hayatının ve çağının gerçekleri ve bağlantılarından koptukça unutulmaya, yıpranıp solmaya mahkum edilen sanatçıların yerlerine çok kısa aralıklarla durmadan yenileri itelenmekte, edebiyat eski ve değerli ürünlerin birikmesine dayanan bir zenginlikten çok, sık sık yenilenen ve yıpranan bir soy “erozyon alanı” haline gelmektedir. Biyografya ve benzeri türlerle beslenmeyen bir kültür ve edebiyatın başına başka ne gelebilirdi?”
Ömer Seyfettin’in biyografisine Alangu’nun yaklaşımı, eser-hayat ilişkisini, çevre ve olaylarla sanatçı etkileşimini ortaya çıkarmak şeklinde olmuştur.
“..Ömer Seyfettin örneğinde görüldüğü üzere, sanat hayatları çok kısa süren, çok çetin ve karışık bir devrede gelip de genç yaşlarında ölen yazarların hayatlarının çoğu kere eserleri kadar önemli ve ilgi çekici olduğu da görülüyordu. Hele Ömer Seyfettin gibi sürekli anı defteri tutan, eserlerini bu defterlerindeki notlardan çıkaran yazarların “eser-hayat” ilişkilerini için hayatlarının evrimini bilmek bir zorunluluk haline geliyor. Bundan dolayıdır ki, biz burada Ömer Seyfettin’in hayatını, çocukluğundan ölümüne kadar yaşadığı çevrelere, olaylara bağlayıp anlatırken, yer yer eserlerinin doğuşlarına da işaret etmeye çalıştık. Bu eserleri, olaylar, çevreler ve hayatla öylesine iç içeydi ki, hayatının evrimine yer yer bağlayarak anlatmak kolaylıkla mümkün oluyordu. (…) Biyografya insanı soyut bir boşlukta değil, çağı, yeri ve ilişkileri içinde belirlemeye çalışan bir türdür. Biyografyada anlatılan yalnız olayların iskeleti değil, insanoğlunun, zaman ve çevre içindeki bağlantıları ile çatışarak yürüyüşünü tasvirdir. Bütün bu bağlantıların ona işlemesini, eserlerine yansımasını, düşüncelerini, eserlerinin yazılmasında “olay-eser” ilişkilerini tasvir etmektir. Onun “yeni değerler arayarak yaratmağa, eski değerleri eleştirerek yenilerini yaratmağa” yönelen kişiliğini, yaşadığı çağı ve çevresindeki kişilerin bütün engellemelerine rağmen, bu işini görmekte ve düşüncesini yürütmekteki namuslu direnmesini anlatmaya çalıştık.”
Tahir Alangu (Bu bölüm bence Tahir Alangu’nun Biyografi Anlayışı bölümünden önce gelmeliydi)
Yazar, edebiyat tarihçisi, halkbilimi araştırmacısı, eleştirmen Tahir Alangu. (D. 24 Aralık 1915 – Ö. 19 Haziran 1973, İstanbul) ilk öğrenimini Anamur’da tamamladı. Kabataş Lisesi (1938) ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1943) mezunudur. Askerliğinden sonra Yozgat, Kepirtepe ve Ortaklar köy enstitülerinde, Van (1950-52), Erzincan (1952-55), İstanbul Pertevniyal ve Galatasaray liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Ayrıca İngiliz Erkek Lisesinde edebiyat, İktisat Fakültesi Gazetecilik Yüksekokulunda tiyatro tarihi, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesinde (1969-1973) halkbilim dersleri verdi. Üniversite öğrenciliği sırasında halkbilim konularına ilgi duymuş ve fakülte bitirme tezini de “Türk Masallarının İç Yapısı ve Kahramanlar” adlı çalışmasıyla vermişti. Ancak mezun olduktan sonra akademik çalışmalarını sürdürme imkânı bulamadı.
Edebiyat dünyasına lise öğrencisiyken Gündüz (1936) dergisinde yayımlanan bir şiiriyle girmişti. Üniversite öğrenciliği yıllarında Yeni Türk, Yeni Kurt (1941-42), Yurt, Değirmen ve Tarihten Sesler (1943) dergilerinde halkbilimi üzerine yazılar yazdı. Anadolu’daki öğretmenlik yıllarında da halkbilimi ve edebiyat araştırmalarını sürdürdü. 1956’da İstanbul’a döndükten sonra Yenilik, Yeditepe, (1957),Dost, Kim, (1957-63), May (1967-69) gibi dergilerde, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde eleştirileri, edebiyat araştırmaları ve halkbilim yazıları yayımlandı. 1960-69 yılları arasında Varlık Yıllığı’nda yıllın roman ve hikâye değerlendirmelerini yaptı. Türk romanı ve hikâyesi üzerine incelemeler yaptı, antolojiler hazırladı. Halk edebiyatı üzerine önemli kaynak çalışmalar yaparak, halkbiliminin hayati bir önem taşıdığını, eskinin temelleri üzerinde yeni ve çağdaş bir toplum oluşturulmasına katkıda bulunacağını savundu. Çalışmalarını masallar, destanlar, gölge oyunu ve göçmen folkloru üzerinde yoğunlaştırdı, kendisi de masallar yazdı. Ayrıca Ömer Seyfettin’in eserlerini yayına hazırladı. Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı (1968) eserinde, bir yazarın dünyasını sıcak bir yaklaşımla ele alarak, edebiyatımızda benzeri pek bulunmayan bir çalışma ortaya koydu. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübünde yaptığı çalışmalarla, 196O’lı yılların sonlarından itibaren dış dünyaya açık, karşılaştırmalı çalışmalara yatkın, yenilikleri izleyip aktaran genç araştırmacılar yetişmesinde yol gösterici oldu. Daha çok hikâye, roman incelemeleri ve edebiyat tarihi araştırmalarıyla tanınan Alangu’nun, Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman (I. cilt 1959, II. ve III. ciltler 1969) eseri geniş kapsamlı bir araştırmanın ürünüdür. Alangu, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda gömülüdür.
Alangu’nun eserleri şunlardır: Araştırma-İnceleme: Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman (3 cilt, 1959, 1965), Çocuk Kitapları Üstüne (1965), VIII. Yüzyıldan Günümüze 100 Ünlü Türk Eseri (2 cilt, 1974), Türkiye Folkloru El Kitabı (ders notları, yazılar, 1983). Derleme-Hazırlama: Çalgılı Kahvelerdeki Külhanbey Edebiyatı ve Numuneleri (1943), Kalavela (Fin millî destanının özeti ve inceleme, 1945), Sait Faik İçin (1956), Mevlût (izahlı tam metin, 1958), Servet-i Fünûn Edebiyatı Antolojisi (1958), Ataç’a Saygı (1959), Billur Köşk Masalları (1961), Keloğlan Masalları (1967), Dünyadan ve Bizden Çingene Hikâyeleri (1972). Monografi: Ömer Seyfettin: Bir Ülkücü Yazarın Romanı (1968). Çeviri: Gün Batarken (I. Andriç’ten, 1963), Kovulmuş (S. Y. Agnon’dan, 1966), Sınırdaki Çiftlik (J. Javkov’dan, 1966), Bir Gecelik Misafir (S. Y. Agnon’dan, 1966-67), Kovulmuşlar (J. Agnon’dan, 1967), Siste Bir Ses (J. P. Jocopsen’den, 1967), Guatemala Efsaneleri (M. A. Asturias’ten, 1967), Kopar Zincirlerini Gülsan (C. Aytmatov’dan, 1969).
Ülkücü Ömer Seyfettin
Alangu, niçin bir başka önemli şahsiyetin değil de Ömer Seyfettin’in monografisini yazdı? Ömer Seyfettin’in dile ve edebiyatta çağına göre en ileri akımlarına öncülük yapması ve bu öncülüğünü sonuna kadar sürdürmesi elbette önemlidir ancak Alangu’yu harekete geçiren şey, Ömer Seyfettin’in bütün hayatına ve eserlerine yansıttığı Ülkücülük; inandığı değerlerden asla sapmadan, bir ömrü bu değerler uğruna yaşayan bir “idealist” olmasıdır. Onun öykü yazmasının asıl sebebi fikirlerini ileri sürmektir, çünkü o bir idealisttir. Eserlerinin ana teması ulusal bilinci güçlendirmek, güven duygusunu artırmak, bilgisizliğin ve batıl inançların zararlarını anlatmak, kendi kültüründen uzaklaşmadan Batı’yı yorumlamak, yanlış Batılılaşmanın yol açtığı gülünç durumları anlatmaktır. Onun tarih ve kahramanlık temalı öyküleri ise Türk milletine millî bir ruh kazandırma amacıyla kaleme alınmıştır.
Ömer Seyfettin, millî edebiyat döneminin çalışkan simalarındandır. Yazar, millî olanın peşindedir. Askerlik mesleğinin vermiş olduğu bütün mizaçları kendi içinde bir kendilik bilincine dönüştüren yazar, kalemini savaşın, ezilmişliğin ve yitirilmişliğin içinde yeniden sivriltmesini bilmiş sanatçılarımızdandır. Varlığını milletin geleneksel değerleriyle yazın ikliminin üst basamaklarına farklı renk ve seste imgelere dönüştüren yazar, yazını dil, din ve geleneklerin inşasında bir araç olarak kullanır. Ömer Seyfettin’in sanat evreninde dil, din ve gelenek her zaman ‘öznedir’ ve bu öznenin ‘nesnesi’ ise her zaman yazındır.”
Aşağıya bir kısmı aktarılan olayın Alangu’yu Ömer Seyfettin’in biyografisini yazmaya sevk etmiş olduğu düşünülebilir. Alangu, biyografisine “Ülkücü Bir Yazarın Romanı” başlığını vererek Ömer Seyfettin’i belirleyici tanımı vurgulamıştır. Eserin basıldığı 1968 yılında Türk Milliyetçileri kendilerini “ülkücü” olarak tanımlamaya başlamışlardı ama Alangu’nun ülkücü kavramı biraz daha eskilere, 1930’lu yıllara uzanır. O yıllarda, genç Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milletini, Atatürk’ün çizdiği hedeflere ulaştıracak ülkücüler(idealistler) yetiştirmeye çalışmaktadır. Ülkücü, Türkçü dergiler desteklenmektedir. Türk Ocakları’nın mirasıyla yola çıkan Halkevleri’nin de Ülkü adlı bir dergisi vardır. Adını bizzat Mustafa Kemal vermiştir. Şubat 1933’te yayın hayatına başlayan dergi Ağustos 1950’ye kadar toplam 272 sayı çıkmıştır. 23 Ocak 1933 tarihli ilk sayısının iç kapağında Mustafa Kemal’in fotoğrafına ve kendi el yazısıyla “Ülkü’ye Ülkü’den, Öz ülkümüzü yayma yolunda kutlu verimler beklerim. Gazi M. Kemal” ifadesine yer verildiği görülür. Doğu dergisi, 29 Ekim 1942 tarihinde Tahir Akın Karauğuz tarafından Türkçü fikirleri yaymak üzere çıkarılmıştır. Halkevi adına çıkarılan Doğu, CHP’nin de desteğiyle abonelik sistemi aracılığıyla diğer şehirlere de dağıtılma imkanı bulmuştur. Toplumsal ve siyasal meseleleri Türkçü felsefeyle işleyen Doğu dergisi, ayda bir çıkarılmış ve 1951 yılına dek yayın hayatını sürdürmüştür.
Ömer Seyfettin’in Külliyatı (I-IX, İstanbul 1938) Ali Canip Yöntem tarafından toplanarak basılmıştır ve Ömer Seyfettin ve hikâyelerin Türkün mayasıyla yoğurulmuş, dürüst, çalışkan, verdiği sözden canı pahasına dönmeyen kahramanları gençlere ışık olmaktadır. Alangu da bunlardan biridir ve o da mezun olduğu üniversitede çalışma imkânı bulamamış, halkbilime büyük ilgi duyan bir “idealist” olarak Köy Enstitülerinde öğretmenlik yapmıştır.
“Folklora ilgim 2. Dünya Savaşı sırasında doğdu. O zaman İstanbul Eminönü Halkevine gidiyorduk. Muhtelif komiteler vardı. Bir de Halk Bilgisi Haberleri çıkardı. O folklor dergisi benim hoşuma giderdi. O dergiyi alırdım. Sonra folklor komitesine girdim. Tabii Türkoloji bölümünde bulunduğum için halk edebiyatı sorunlarıyla da ilgiliydim. Sonra bizim Türkoloji kitaplığı da bu gibi koleksiyonlar bakımından çok zengindir. İlgim orada başladı ve orada devam etti. O devirde Halkevleri bu gibi çalışmalar için çok uygun bir ortamdı…”
Alangu’nun, “yürek acılarına rağmen” sevdiği alanda ısrarla çalışmaya devam etmesi, Ömer Seyfettin’le benzeşen yönüdür:
“Tahir Alangu İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümünden mezun olmuştu. Oranın en başarılı öğrencilerinden biriyken geleneksel çizgiden ayrılıp Halk edebiyatı üzerinde çalışmakta ısrar etmesi yüzünden bazı öğretim üyeleriyle arası açıldı. Tezini masallar üzerine hazırladı ve ayrılmak zorunda kaldı. Çok sevdiği bu alanda akademik bir çalışma imkânı bulamayışının sonuna kadar acısını duydu. Buna rağmen çalışmalarını kesmedi.”
Alangu Ömer Seyfettin’in hikâyeleriyle yapmaya çalıştığını halkbilim ile yapmak istiyordu. Görkem’e göre (Görkem 2005: 11) Alangu, yurtseverliği öğrenmenin en önemli kaynaklarından birisinin folklor olduğuna inancındadır:
“Yurtseverliği romantik aşamadan daha gerçekçi aşamaya oturtması bakımından bunu düşünüyorum. (…) Benim kanaatime göre halk kültürü kaynaklarına ulaşmak, onlara sahip çıkmaktan yurtseverlik çok yararlanır. Bu, romantik bir aşama değil, gerçekçi bir aşamadır. Neyi, neden dolayı sevdiğini bilmenin aşamasıdır. (…) Bilim adamları için mukayeseli folklor isterken, okullarda çocukların eğitilmesi ve onlara yeni bir bilinç aşılanması için folklorun büyük yarar sağlayacağına inanmaktayım. Başka kaynaklardan getirilen çok zayıf bilgilerle onlara bilinç verilmeye çalışılacağına folklor bilinci verilmesine taraftarım. Orta dereceli okullarda ders olarak okutulmasına taraftarım.(…) Neden dolayı ders olarak okutulmasın? Pekâlâ ders olarak okunur. Gençlerde millî terbiye denen şeyin temellerinden biri haline gelebilir. Gelmelidir kanaatindeyim.” (Görür 1971: 57-58)
Alangu’nun eserinde, Aka Gündüz’den aktarılan, Ömer Seyfettin’i “ülkücü bir yazar” olarak tanımlamasına yol açtığını düşündüren şu “biyografik olay”ın üzerinde durmak gerekir:
“Ömer’in Harbiye Hayatı bir dönüm noktasıdır. Burada geçen bir hadisenin, onun şahsiyetini göstermesi bakımından, büyük değeri vardır bence. Bedenen de çok canlı olan Ömer Seyfettin, Edirne Askeri İdadisi’nin birinci sınıfına kadar çok afacan bir çocuk olduğu halde, hiç vukuat çıkarmamıştı. Burada çıkan bir olay altı yıl sonra Harbiye’de neticelenecekti. Orada, Edirne İdadisi’nin daha birinci sınıfındayken, mektebin kabadayılarından ve kuvvetli delikanlılarından, iri yarı, sivri fesli, yumurta ökçeli, bileği veşimli ve gerdanı gümüş muskalı bir Mustafa Rize vardı. Pehlivanlık da ederdi. Ömer’in kimseyi incitmeyecek tatlı şaklabanlıkları vardır. Bunları anlamamış ve içerlemiş olacak ki, Ömer’in o sevimli, beyaz, çopur suratı budur diye bir tokat akşetti. Ömer, mukabele etmek istedi. Fakat karşısındaki meydan vermedi. Bir tokat daha, derken bir daha… Ömer bir müddet düşündü, üç adım geri çekildi, herkes kendisine bakıyordu.
-Aşk olsun Mustafa Rize, şimdi sen benden kuvvetlisin, beni döğdün. İleride dost olsak bile, ben seni mutlaka döğeceğim. Bugünden başlayarak da buna çalışacağım. Nasıl olsa seni adamakıllı, faiziyle döğeceğim, cancağızım, dedi. Mustafa da dâhil buna hepimiz gülüştük. Ömer, o günden başlayarak spora girişti. Fındık, üzüm yiyor, duş ve idman yapıyor. Bir yıl sonra sporu tatbiki alanlara çevirdi. Hepimiz o vakayı unutmuştuk bile. Mesela bakardı, etrafta kabadayı geçinen, eli ve ayağı iri kim varsa, yanına yanaşır, kemâl-i saffetle:
-Cancağızım, gel seninle dövüşelim.
Derdi, o gelmezse yeminler eder;
-Ben seni döversem, vallâhi kimseye söylemem. Sen beni döversen, istediğine söyle, cancağızım.
Diye teminat verirdi. Edirne Askeri İdadisinde bu hâl üç yıl devam etti. Sonra hep birlikte Harbiye’ye geçtik. Mustafa Rize ile gayet dosttular. O da arada geçen hadiseyi çoktan unutmuştu. Ömer de artık sandav, gülle, barfiks, halter idmanlarına başlamıştı. Yine Harbiye’de bir gün, birinci sınıf kuvvetlilerden sayılan Horoz Mustafa’yı kavgaya davet etti. Horoz Mustafa da kabul etti. Ve ilk hamlede tavuk gibi yerlere serildi.
Mustafa Rize ile döğüşe girmeden önce uzun müddet idmanını tecrübe etmişti. Harbiye mektebinin iç avlusunun ortasında büyük bir havuz vardır. Etrafı da dört köşe demir parmaklıklarla çevrilidir. Bahçe de bu parmaklıklarla bölümlere ayrılmıştır. Her bahçeyi bir sınıf tutar ve bakardı. Demir parmaklıkların uçları ezilmiş yaprak halindeydi. Ömer, bilek ve pençe idmanlarını burada yapardı. Elli ikilik bir iskambil destesini veya kalın bir kitabı büker ve yırtardı. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorunca da, hokkabazlık yaptığını iddia ederdi. Odun tartan çeki taşını yakalayınca yerden bir karış kaldırır, yedi sekiz adım götürürdü. Hiç unutmam, son idmanını Kazım Köprülü üzerinde yapmıştı. O, bizden üst sınıflardaydı. Harbiye’yi bitirip erkân-ı harp sınıfına geçince, birdenbire değişmişti. Hareketlerine bir kabadayılık, külhanilik gelmişti. Orada adet olmayan kılıklara girdi. Kırmızı kuşak sardı. Bir omuzu aşağıda, bir omuzu yukarıda. Erkân-ı harp sınıfından bir kimse böyle haller takınsın! Aralarında bir şey yok iken Ömer bunu yakaladı. Kazım’ın sağ omzu bir yanda, sol omzu bir yanda, bir gezişi vardır. Harbiye’de bir döğüş geleneği vardı. Adeta boks maçı gibi. Ömer buna döğüş teklif etti.

Edirne’de geçen olayın altıncı senesiydi. Ömer Mustafa’nın karşısına dikildi:
-Mustafa Rize, vaktiyle sen beni haksız yere dövmüştün. Ben de sana söz vermiş, bir gün karşılaşacağız, demiştim. Sözümü tuttum, hatta o kadar tuttum ki, sen bana az geleceksin. Güvendiğin iki arkadaşınla gel. Karşıma yalnız çıkma Mustafa’cığım. (Birkaç yerde döğmek, bu paragrafta dövmek ?)
…”
Hikâyenin devamı var ama burada, altı yıl verdiği sözü gerçekleştirmek ve hedefine ulaşmak için çalışan ülkücü Ömer Seyfettin’e dikkat çekmekle yetinelim. Özçelik’in (Özçelik 2020) belirttiği gibi Ömer Seyfettin ülkü sahibidir ve eserlerinde de bunun açık örneklerini vermiştir.
“Ömer Seyfettin, I. Dünya Savaşı yıllarında yayınladığı hikâyelerinde her şeyden önce yüksek ideal ve değerleri savunmuş bir yazar olmuştur. Yazarın hikâyelerinde yer alan kahramanların ortak karakter ve özellikleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. Dikkat edilecek olursa Ömer Seyfettin’in konusunu tarihten alan hikâyelerinde asıl kişilerin ortak özellikleri ülkü sahibi ve yüksek değerleri benimsemiş ve bu değerlerden yana tavır koyan kişilerdir. Buna birkaç örnek vermek gerekirse, Kızıl Elma Neresi? ve Nadan isimli hikayelerine bakmak bile bize bir fikir verir.”
Ömer Seyfettin’in hayatında bağlı kaldığı, eserlerine de yansıtmaya çalıştığı ülkücü özellikler, hikâyelerine model şahıslar yaratma şeklinde yansımıştır. Bunun bir örneği için Pembe İncili Kaftan hikâyesine bakılmalıdır. Şengül’e göre (Şengül 2003: 23) “Pembe İncili Kaftan”da devletin vakar ve itibarını kendi sahsında temsil eden Muhsin Çelebi, cesaret, onur, sadakat, fazilet gibi erdemler açısından model bir aydın olarak düşünülmüştür. Ali Canip Yöntem de (Sevgi-Özcan 2005: 380) “Pembe İncili Kaftan” hikâyesindeki başkahraman Muhsin Çelebi’nin aslında, Ömer Seyfettin’in kendi şahsiyetini temsil ettiğini söyler.
“Biraz zengindir vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklere ülfet etmez. İkbal istemez. …Fakat çok cesurdur. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok defa gaza etmiştir. Yüzünde kılıç yaraları vardır. …Dünyaya minneti yoktur. Şahla geda nazarında birdir. …Namusuyla yasar, kimseye eyvallah etmezdi. Fukaraya, zayıflara, gariplere bakar, sofrasında hiç misafir eksik olmazdı. Dindardı. Ama mutaassıp değildi. Din, millet, padişah askını kalbinde duyanlardandı. Devletinin büyüklüğünü, kutsiliğini anlardı. Yegâne mefkûresi “Allah’tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak”tı… İlmi, kemali herkesçe malumdu. İbni Kemal ondan bahsederken “Beni okutur!” derdi. Şairdi lâkin ömründe bir kaside yazmamıştı. Hatta böyle methiyeleri okumazdı bile…”
Ömer Seyfettin’in hikâyelerine bakıldığında böyle çok sayıda örnek alınabilecek şahıs, davranış ve duruşu olan karakter ve tipe rastlanır. Şengül’e göre (Şengül 2003: 27) konusunu Türk tarihi ve hayatından alan bu hikâyelerin kahramanları insani, milli ve evrensel değerleri temsil eder ve savunurlar:
“Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde model şahıs özelliği gösteren kahramanların her şeyden önce bir insanî tarafı vardır. Türk hayatını ve Türk tarihini bugünün insanına model göstermek için değerlendirme gereğini duyan yazar, geleceği, yaşadığı devrin şartlarından hareketle yeniden kurmaya çalışır. Böyle bir edebî yaratmanın sosyal fayda açısından ele alındığı açıktır. Sanatkâr, devrin insanına, Türk tarihi ve Türk hayatıyla ilişkilendirdiği örnekler getirmek suretiyle, bir özgüven aşılama gayreti içine girmiştir.(…)Ömer Seyfettin, model şahıs oluşturduğu hikâyelerinin konusunu Türk tarihi ve Türk hayatıyla ilişkilendirmiştir. Sanatkârın samimi bir devlet taraftarı olması, onu Osmanlı tarihine ve Türk hayatına yöneltmiş ve bir bakıma geçmişi yeniden kurmasını sağlamıştır. Ömer Seyfettin’in model olarak seçtiği insanların samimi bir Müslüman ve şuurlu birer Türk oluşları, Türklüğün unutulan değerlerini yeniden canlandırma gayretinin sonucudur. Bu kıymet hükümlerinin, devrin insanının kültürel kimliğini koruyup, geliştirmesinde etkili olacağı düşünülmüştür. Çünkü model şahıslar millî veya evrensel değerleri temsil ederler ve savunurlar.”
Bu ülkücü yaklaşım onun eserlerini okuyanları da etkilemiş, aynı bakışı ve duruşu benimseyen nesillerin yetişmesine yardımcı olmuştur.
“Ömer Seyfeddin / Ülkücü Bir Yazarın Romanı” Hakkında
Alangu’nun eserinin ana başlıklarına bakıldığında Ömer Seyfettin’in hayatının kronolojik bir sırayla incelendiği görülür: Çocukluk Cenneti: Gönen-İnebolu-Ayancık 1884-1892 / Ömer Seyfettin 1-3 Yaşlarında; Şehirler ve Okullar: İstanbul-Edirne 1892-1900 / Ömer Seyfettin 8-16 Yaşlarında; Savaşçı Töreler Dünyasında: İstanbul 1900-1903 / Ömer Seyfettin 16-19 Yaşlarında; Edebiyat Dünyasına İlk Adımlar: Kuşadası-İzmir 1903-1908 / Ömer Seyfettin 19-24 Yaşlarında; Sınır Boylarında: Manastır-Pirlepe-Köprülü-Cumayı Bâla, Yakorit-Selanik 1909-1911; Selanik Günleri 1911-1913 / Ömer Seyfettin 27-29 Yaşlarında; Sonun Başlangıcı: İstanbul 1913-1918 / Ömer Seyfettin 29-34 Yaşlarında; Yıkılış Ortamında İstanbul / Ömer Seyfettin 34-36 Yaşlarında. Bu ana başlıkların altında daha ayrıntılı alt başlıklar bulunmaktadır. Eserin sonunda da “Ömer Seyfettin’in Hayat Kroniği” ve “Ömer Seyfettin’in Eserleri” yer almıştır. Belki toplu bir kaynakça eksikliğinden söz edilebilir ama her bölümün sonunda kaynakların belirtildiği dipnotlar verilmiştir; açık ve doyurucudur.
Eserin bütününe bakıldığında, bir biyografide bulunması gereken özelliklerin var olduğu görülmektedir. Yazarın hayatı en ince ayrıntılarına kadar titizlikle araştırılmış, yakınlarıyla görüşülmüş, kendisiyle ilgili bilgi ve belgelere sahip bütün kaynaklara ve kişilere ulaşılmış; görüşülmüş, ilgili mekânlar görülmüş, eserleri tekrar tekrar taranmış ve bunlar tarafsız bir bakış açısıyla ele alınarak, yazarın eserleri, kişiliği, görüşleri, hayatı yaşadığı dönemin olayları ve mekânları ile birlikte anlatılmıştır. Ömer Seyfettin, bütün yönleriyle; olduğu gibi yansıtılmaya çalışılmıştır. Bulunabilen belge ve fotoğraflar eserde kullanılmıştır.
Eserde dikkat çeken altı ana çizgiden söz edilebilir:
⦁ Ömer Seyfettin’in hayatı boşluk bırakılmadan anlatılmıştır.
⦁ Ömer Seyfettin’in hayatının akışını yönlendiren “biyografik olay” tespit edilmiştir.
⦁ Hayatının, notları ve anılarının eserlerindeki izdüşümü üzerinde durulmuştur.
⦁ Eserlerini yazıya geçirmeden önce nasıl olgunlaştırdığı tespit edilmiştir.
⦁ Hayatında ve eserlerinde, savunduğu değerler için sonuna kadar inandığı ölçüler içinde kalması; ülkücülüğü açıkça ortaya konmuştur.
⦁ Ömer Seyfettin’in hayatı anlatılırken dönemin olayları ölçülü bir şekilde verilmiştir. Alangu, özellikle Ömer Seyfettin’in son günlerinin anlatıldığı “Anadolu’da Milli Kurtuluş Hareketleri – Hastalığı ve Ölümü” başlıklı 26. Bölüm’de yazarın durumuyla birlikte dönemin olaylarını ve atmosferini çizerken son derece başarılıdır.
Alangu’nun eserinde kullandığı bazı alıntı metinleri tekrar kullandığı, bunun da eserin hacmini artırdığı söylenebilirse de bunlara bakıldığında farklı konuların irdelendiği görülecektir. Alangu’nun Ömer Seyfettin hakkındaki “güdümlü edebiyat” tespiti üzerinde ise ayrıca çalışılması gerekir. Bu makalenin hacmini aşacağı için üzerinde durulmayacaktır. Şu kadarını söyleyelim: Ömer Seyfettin, Efruz Bey’de mensubu bulunduğu partinin ve ocağın yıpranması tehlikesine bakmayarak bazı ocaklıları hicvetmekten geri durmamıştır.
Türkçeyi iyi kullanan Alangu, eserini akıcı bir dil ve üslupla yazmıştır. Bu kitabın, tarafsız tutumu dolayısıyla Ömer Seyfettin’in ruh ve düşünce dünyasına girişte ihmal edilmemesi gereken bir kapı olduğu açıktır. Günümüzde yapılan çalışmalarda da sıkça bu esere başvurulduğu görülmektedir.
2. Günümüzde Ömer Seyfettin’e Yaklaşımlar
Ömer Seyfettin, hakkındaki bibliyografyada yer alan çalışmalara göz atıldığında görüleceği üzere, genellikle öteden beri Türk Edebiyatının en etkileyici kalemlerinden biri olarak, eğitimin çeşitli kademelerinde hikâyelerinden yararlanılması önerilen bir yazar olmuştur. Bunun başlıca sebepleri arasında Türkçesinin sadeliği, dil ve anlatımının özgünlüğü, çocuk duygularına hâkimiyeti sayılabilir. Günümüz dâhil, bugüne kadar yapılan Ömer Seyfettin çalışmalarının tamamına yakını onun hikâyelerinin çocuklar için ne kadar önemli ve yararlı olduğunda hemfikirdir. Ancak çok az da olsa onun eserlerini çocuklar için uygun bulmayanlar ortaya çıkmıştır. Kabaca;
⦁ Ömer Seyfettin’in -bazıları dışında- hikâyelerinin büyük kısmını Türk çocukları için faydalı bulan ve hararetle tavsiye eden çalışmalar,
⦁ Ömer Seyfettin’in -küçük bir kısmı dışında- hikâyelerini çocuklar için zararlı gören ve okutulmaması gerektiğini söyleyen çalışmalar.
olarak adlandırılabilecek bu çalışmaların ikincisi oldukça yenidir. Bilimsel araştırmalarla ortaya konulmadan önce, çeşitli basın yayın ortamlarında, gazete ve dergilerde, internet sitelerinde sanal ağlarda, dillendirilmeye başlanmıştır. Daha sonra bu görüşlerin “bilimsel” bir temele oturtulması gerektiği düşünülmüş olmalı ki bu tezi ileri süren bazı akademik çalışmalar ortaya çıkmıştır. İki farklı bakış açısına genel olarak bakıldıktan sonra örnek olarak seçilen birer çalışma ele alınacaktır.
Ömer Seyfettin’in -bazıları dışında- hikâyelerinin büyük kısmını Türk çocukları için faydalı bulan ve hararetle tavsiye eden çalışmalar
Ömer Seyfettin üzerine yapılan çalışmalar yukarıda belirtildiği gibi hacimli bir kaynakça oluşturmuştur. Bu çalışmaların hemen hemen tamamı Ömer Seyfettin’in hikâyelerini, çocuklar için sade dille yazılmış, edebi, estetik, ahlaki, eğitici, kişilik kazandırıcı olarak değerlendirmektedir. Hikâyeleri hakkında olumsuz görüş bildiren çalışmalarda dahi bu görüşler zikredilmiştir.
Bilindiği gibi eğitim sözlü, yazılı, görsel, işitsel metinlerle gerçekleşir. Amaca göre metinler seçilir. Türkçe öğretiminin vasıtalarından biri olan metinlerin aynı zamanda öğretimsel amaçlara uygun olarak seçilmesi gerekmektedir. Özellikle hikâye edici metinler, kazandırılmak istenen tutum, değer ve davranışların verilmesinde araç olarak kullanılmaya uygundur.
Yalçın ve Aytaş’a (2002: 127) göre hikâye her yaştan insan için önemlidir ancak çocuk için vazgeçilmez bir olgudur. Bu gerçekten hareketle, çocuğun öykü yoluyla eğitimini sağlamak, onlara istenilen davranışları kazandırmak en kestirme yoldur. Diğer taraftan, hikâye ve romanlar, çocukların sınırlı hayat tecrübelerini zenginleştirir; türlü insan tipleri üzerinde düşünmelerine imkân sağlar; gelişmekte olan değer yargılarının daha açıklık kazanmasına yardımcı olur. Böylece çocukların içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel ortama uymalarını büyük ölçüde kolaylaştırır. Bunun dışında hikâye ve romanlar çocukların kendi ülkelerindeki insanları geçmişleriyle tanımalarını kolaylaştıracağı gibi onlara başka ülkelerde yaşayan insanlar hakkında da bilgi verir. İçinde kendilerinden bir şeyler bulacakları hikâye ve romanları okuyan çocukların okuma becerileri de gelişecektir (Gürel, Temizyürek ve Şahbaz, 2007: 107). Oğuzkan’a (2006: 107) göre, ilköğretim çağındaki çocukların ilgi ve zevkle okuyabilecekleri nitelikte çok sayıda yerli ve tarihî hikâye ve romanımız bulunmamaktadır. Bununla birlikte Ömer Seyfeddin’in tarihimizin önemli olaylarına ve dönemlerine ilişkin olarak yazdığı canlı ve renkli hikâyeler çocuklarca da ilgiyle okunabilir. Türkçenin gücünü savunan, anlatım imkânlarının zenginliğinden hikâyelerinde yararlanan Ömer Seyfeddin, halk söyleyişlerini, atasözlerini, deyimleri, ikilemeleri, anlamı derin özlü sözleri, çoğu kez mizahi bir anlatım içinde kullanmış, çocuk okurların da okuma süreci boyunca zevkle, anlayarak, eğlenerek vakit geçirmelerine katkı sağlamıştır. Hikâyelerde sık kullanılan fiiller; kısa, kurallı ve basit yapıdaki cümleler çocuğun algılayabilirliği açısından önemlidir. Yine, anlatımın düz olması, iç içe geçmiş bir anlatım tekniğinin kullanılmaması çocuk okurların okuduklarını algılaması ve anlamlandırması bakımından olumlu bir özellik taşımaktadır. Ömer Seyfeddin’in “İlk Cinayet, İlk Namaz, Falaka, And, Kaşağı” adlı hikâyeleri çocukluk yıllarına dair anıların, gözlemlerin ve izlenimlerin sade, anlaşılır, samimi bir dille kaleme alınmasıyla her yaştaki okuyucuya, özellikle de çocuk edebiyatına hitap etmesini sağlamıştır. Bu hikâyeler birer çocuk edebiyatı ürünü olarak düşünüldüğünde çocuğa görelik ilkesi açısından olumluluklar taşımaktadır. Çocukların korkuları, arkadaşlıkları, yaramazlıkları yazarın kaleminden çocukların penceresinden bakılarak yazılmıştır. Yapmacıksız, anlaşılır bir dille, hiçbir peşin fikir taşımaksızın yazılmış olmaları çocukların okuyabileceği hikâyeler olmalarını sağlamıştır (Ustaoğlu, 2006: 13-14).
Ömer Seyfeddin’in hikâyelerinden tesadüfî usulle seçilen 35 hikâye (Aleko, And, Bahar ve Kelebekler, Balkon, Başını Vermeyen Şehit, Diyet, Falaka, Ferman, Fon Sadriştayn’ın Karısı, Fon Sadriştayn’ın Oğlu, Forsa, Gizli Mabed, Hafiften Bir Seda, İlk Cinayet, İlk Namaz, Kaşağı, Keramet, Kıskançlık, Kurbağa Duası, Kurumuş Ağaçlar, Kütük, Mermer Tezgâh, Miras, Nadan, Namus, Pembe İncili Kaftan, Perili Köşk, Primo Türk Çocuğu Nasıl Doğdu, Rüşvet, Teselli, Velinimet, Vire, Yalnız Efe, Yüksek Ökçeler, Yüz Akı) üzerine Sallabaş tarafından yapılan bir araştırmada ulaşılan sonuçlar önemlidir:

Bu tabloya bakıldığında, çalışmada yer verilen Ömer Seyfeddin hikâyelerinin, “aile birliğine önem verme” dışında bütün değerleri barındırdığı görülmektedir. Hikâyelerde en çok “vatan sevgisi” (12) ve “dürüstlük” (11) değerlerine yer verilmiştir. Daha sonra ise sırasıyla “saygı” (8), “duyarlılık” (7), “çalışkanlık” (6), “özgürlük” (6), “adil olma” (5), “estetik” (5), “sevgi” (5), “sorumluluk” (4), “bilimsellik” (4), “yardımseverlik” (4), “dayanışma” (2), “misafirperverlik” (2), “barış” (1), hoşgörü (1), “sağlıklı olmaya önem verme” (1), “temizlik” (1) ve “bağımsızlık” (1) gelmektedir.
Sallabaş’ın yaptığı bu çalışmada, Ömer Seyfeddin hikâyelerinde yer alan değerlerin, Türkçe öğretiminde değer aktarımında kullanılıp kullanılamayacağı tespit edilmeye çalışılmıştır. Elde ettiği veriler, Ömer Seyfeddin hikâyelerinin değerler bakımından zengin olduğunu göstermiştir. Vardığı sonuç, “Ömer Seyfeddin hikâyelerinin Türkçe öğretiminde kullanılan kaynak metinlerin içinde yer alması sağlanmalıdır.” olmuştur, Önerisi şudur: “İlköğretime yönelik hazırlanan “100 temel eser” listesinde Ömer Seyfeddin’den “Yalnız Efe” hikâyesi yer almaktadır. Ömer Seyfeddin’in incelenen hikâyelerindeki değerler ve eğitim öğeleri dikkate alınarak liste güncellenmeli, “Ömer Seyfeddin’den Seçme Hikâyeler” adı altında, diğer hikâyelere de yer verilmelidir.”. (Yazının tamamında “Seyfettin” yazımı var, burada “Seyfeddin”; orijinali bile olsa değişmeli)
Şirin’e göre (Şirin 2000: 19), çocuk edebiyatında çocuğa görelik ilkesi şudur:
“Çocuk edebiyatı kültürü içinde en duyarlı yaklaşımları çocuğa görelik ilkesi belirler. Çocuğa göre deyince çocuklara için yapılacak edebiyatın çocuğun büyüme ve gelimse çağlarına, psikolojisine, sözcük ve kavram bilgisine, algılama düzeyine uygun bir duyarlık anlaşılmalıdır.”
Bu yüzden Ömer Seyfettin’in bütün hikâyelerini çocuk edebiyatı ürünü olarak değerlendirmek yanlış olur. Bu değerlendirme içerik, dil ve çocukta gelişim evrelerine uygunluk kıstaslarına göre yapılırsa bazı hikâyelerin bu kapsam dışında kalacağı görülmektedir. “İnandığı gibi yaşayan nadir dava adamlarından biri olan Ömer Seyfeddin, özellikle hikâyeleriyle ve hikâyelerindeki konuların fikri yoğunluğuyla kaleme aldığı yazılarıyla bugün bile hâlâ bize yol göstermeye devam etmektedir.” diyen Gürel’in (Gürel: 2009) bakışı, “Ömer Seyfettin’in -bazıları dışında- hikâyelerinin büyük kısmını Türk çocukları için faydalı bulan ve hararetle tavsiye eden çalışmalar”daki “çocuğa görelik“ bakışını gösterir:
“Onun eserleri arasında şiddet unsuru içermesi, felsefi derinliği olması bakımından çocuklar tarafından okunmaması veya çocuklara okutturulmaması gereken hikâyeleri de vardır. Meselâ “Bomba” hikâyesi bir hakikatin canlı şahidi olabilir; ama bu hikâyedeki sahneler çocuğun ruh dünyasında fırtınalara sebep olabilir. “Primo Türk Çocuğu” başlıklı hikâye, kahramanı çocuk olmasına rağmen mesajlarını çocukların anlayabileceği bir eser olmasa gerektir. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.”
Busenin Şekl-i İptidaisi gibi hikâyelerin hem kullanılan dil hem de içerik yönleriyle yetişkinlerin okuyabileceği bir tarzda olduğu söylenmiştir. Ömer Seyfettin’den hararetle bahseden çalışmalarda bu temkinli bir yaklaşım görülmektedir.
Ömer Seyfettin’in -küçük bir kısmı dışında- hikâyelerini çocuklar için zararlı gören ve okutulmaması gerektiğini söyleyen çalışmalar
Ders kitapları, insan haklarına saygılı olalım, ötekileştirmeyelim vs. denilerek milli şuuru besleyen metinlerden ayıklanmaya başlanmıştır ama bir mesele vardır. Türklerdeki milli kimliği ayakta tutan Ömer Seyfettin gibi bazı yazarların metinleri, sevildikleri ve etkileri bilindiği için mutlaka ders kitaplarına alınmaktadır. Bu yüzden Avrupa güdümlü merkezlerin çalışmaları sonuçsuz kalmakta, Ömer Seyfettin’in hikâyeleri ders kitaplarından bir türlü ayıklanamamaktadır. Ne kadar budanmış olursa olsun, bu kısa metinler çocuklarda Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini okuma merakı uyandırmaktadır. Uygulanan çözüm yöntemi şudur: Ömer Seyfettin’in hikâyeleri didik didik edilecek ve bu hikâyelerin çocuklara göre olmadığı, şiddet ve korku, ırkçılık, cinsellik, olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar, umutsuzluk/karamsarlık ve argo kullanımı gibi ögeler içerdiği kamuoyunda dillendirilecek bu konuda bilimsel çalışma yapılmasını önü açılacaktır. Hatta daha da ileri gidilecek, Alangu’nun eserinden de yararlanılarak yaşadığı olaylardan ve eserlerine yansıyan ipuçlarından yola çıkarak “Ömer Seyfettin, travmanın hem deposu hem de aktarıcısıdır” denecek; onun “sapkınlıklarını” ortaya koymaya yeltenen çalışmalar yapılacak, türlü iftiralar atılacaktır:
“Yazarın eserlerinde cinsî suçların tuttuğu yer düşündürücüdür. Sarkıntılığın, tecavüzün, nekrofilinin, ensestin, teşhirciliğin (exhibitionism), eşcinsellik temayülünün (homosexuality), sadik cinsî sahnelerin, mazoşizmin, fetişizmi andıran takıntıların, sapkınlıkların, aldatmaların varlığı ve bunların teferruatına inilmiş olunması; psikolojik ve estetik olarak sınırları zorlayıcı noktalara ulaşır. Ortalama bir okuyucuyu rahatsız edecek düzeyde olan bu sahnelerin, edebiyat araştırmacılarınca da sorunlu bulunduğu müşahede edilir. Yazarın külliyatı tetkik edildiğinde, behimi tasvirlerin pek çok hikâyeye serpiştirildiği saptanır. Psikanalize göre ahlâkla bağdaş-mayan durumlardan, hayallerden ilham alınıp, esere bunlar nakledilmek istenirse; sanatın kurgusal mantığı, sembolleştirme, sezdirme devreye sokulur. Söz konusu fantasmalar eserin içinde kılık değiştirerek tanınmaz hâle dönüştürülür. “Kabul edilemez” türden olanlar, onu değiştiren veya gizleyen bir sanat yorumu ile kabul dairesi içine alınır. Böyle eserlerde şeytani fikirler ve tipler çok olur. Sapkın figürlerin fazlalığı ile kurulan fantasma arasında ilişki vardır. Eserdeki fantasmaların şahsi bir fikrin yahut tecrübenin ürünü olabileceği daima var olan ihtimallerden biridir. Fantasmalar, fiilleri üstlenen kurgu tiplere, metnin izleğine ustaca yedirilirse; arkasındaki muhayyileyi, onu doğuran psişik atmosferi kamufle eder. Okuyucunun, eserle yazar arasında bağdaştıramadığı türden bir anlam ilişkisi bulamaması için kurgu, sapkın figürler ve vakalar üzerinden tezahür ederken, yazara ait bilinçdışının izleri süpürülmüş olur.”
Özgüç-Oral tarafından yapılan bir çalışmada (Özgüç- Oral 2019: 66) Ömer Seyfettin Beyaz Lale hikayesi dolayısıyla yeni bir iftirayla karşı karşıyadır:
“Perversiyon, “normalden sapma” anlamına gelir. Pervers aktivitelerde ise geleneksel olarak toplumun onay göstermediği cinsel eylemlere yönelik, uyarılma ve doyum amacıyla ısrarlı bir istek söz konusudur. Öyküde başta sadizm ve nekrofili olmak üzere birden çok pervers fantezi ve eylem dikkat çekmektedir.”
Acaba, yapılmak istenen, başta Balkan Felaketi sırasında yapılanlar olmak üzere, Türklere karşı işlenen iğrenç suçların, tecavüzlerin korkunç boyutlarının edebiyatımıza az da olsa yansıtılmasının önüne geçmek midir? diye bir soru akla geliyor. Bu sorunun cevabını çalışmanın (Özgüç-Oral 2019: 70) Sonuç bölümünde buluyoruz:
“…Çocuk yazarı olarak algılanan Ömer Seyfettin yazınında görmezden gelinen uygunsuzluklar, bilinçdışı bir mekanizma ile travmayı kuşaktan kuşağa aktarmaya devam etmektedir. Yazarın ilk ve orta öğretime önerilen kitapları, yayınevinin yaptığı seçki ve kitapların içindeki öykülerin içerikleri dikkatle incelenerek çocuklarla buluşturulmalıdır. Böylelikle çocuklar “gereğince tutulamamış yasların deposu” olmaktan ve başka uluslara karşı kin, nefret, düşmanlık ve ötekileştirme kavramlarından uzak tutulacaktır.”
Burada edebiyat dışındaki alanlardan da Ömer Seyfettin’in gözden düşürülmesi düşüncesine destek verildiği açıkça görülmektedir. Edebiyat alanında Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin olumsuz bir takım unsurlar içerdiğine ilişkin yapılan çalışmalarda yapılan tespitlerin bazıları şunlardır:
“Turan (2006) Ömer Seyfettin’in konusunu Çanakkale ve Balkan savaşlarından alan 10 hikâyesinin ölüm ve şiddet unsurlarını çokça içerdiğini tespit etmiştir. Türcan Yüksel (2008), yazarın 14 öyküsünü çocuğa görelik ilkesi çerçevesinde incelemiştir. Buna göre öykülerin şiddet, cinsellik, ırk ve din üstünlüğünü destekleyen tutumlar, kötü örnek oluşturabilecek davranışlar ve argo sözcükler içerdiğini ortaya konmuştur. Ustaoğlu ise (2006), Ömer Seyfettin’in 128 hikâyesini çocuğa görelik açısından incelemiş ve bu hikâyeleri olumlu ve olumsuz unsur taşımaları yönünden sınıflandırmıştır. Cengiz (2011), Ömer Seyfettin’in en çok bilinen öykülerini ötekileştirme, ayrımcılık ve şiddet ögeleri açısından incelemiş ve incelenen eserlerin bu olumsuz unsurları bolca içerdiği için çocuklara uygun olmadığı sonucuna varmıştır.”
Ömer Seyfettin’in hikâyeleri üzerine Elif Aktaş-Serap Uzuner Yurt tarafından yapılan araştırmanın (2016) bulguları ve sonuçlara yakından bakalım: Burada Ömer Seyfettin’in 161 hikâyesi çocuğa görelik ilkesi açısından incelenmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak ”çocuğa görelik” ilkesi doğrultusunda ilgili alan yazın taranarak belirlenen beş ölçütten oluşan bir form kullanılmıştır. Bunlar, Cinsellik, Şiddet ve korku, Olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar (alkol, kumar, sigara kullanımı, ırk/din/cinsiyet ayrımcılığı, yasa dışı eylemler vb.), Karamsarlık, ümitsizlik, pişmanlık, Argo, kaba ya da küfürlü sözcük kullanımıdır. 161 hikâyede yer alan olumsuz ögeler kodlanmış ve beş başlıkta sınıflandırılarak tablolar hâlinde sunulmuştur. Ayrıca içerik analizi ile elde edilen veriler, hikâyelerden doğrudan alıntı yapılarak desteklenmiştir. Çalışmada verilerin sayısallaştırıldığı tablolar şöyledir:

Aktaş-Yurt’a göre “Tablo 1’de yer alan 55 Ömer Seyfettin hikâyesinden 7’si (Bir Refikin Defter-i İhtisasatından, Hediye, Vire, Kır Sineği, İki Mebus, Kazık, Elma) herhangi bir olumsuz unsur barındırmamaktadır.” (Çalışmamızın hacmi açısından diğer ayrıntılar alıntılanmamıştır.)

Tablo 2’de Ömer Seyfettin’in 55 hikâyesi yer almaktadır. Bunlar içerisinde Müjde, Makul Bir Dönüş ve Post Kavgası adlı öykülerin herhangi bir olumsuz unsur barındırmadığı belirtilmiştir. (Olduğu gibi alınan Tablo 2’nin son kısmı neden numaralandırılmıştır, bilemiyoruz.)

Veriler tek bir tablo ile gösterilebilecekken, niçin özensiz üç ayrı tablo ile ortaya konduğu anlaşılmayan bu çalışmada (Aktaş-Yurt 2017: 14) “Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde çocuğa görelik açısından birçok olumsuz unsur (cinsellik, korku ve şiddet, olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar, karamsarlık, ümitsizlik, argo sözcük vb.) yer aldığı” tespit edilmiş, “Bu yönüyle yazarın hikâyelerinin çocukların duyuşsal gelişimi için uygun olmadığı” sonucuna varılmıştır:
“Bu araştırmada incelenen 161 hikâye arasında çocuğa görelik açısından herhangi bir olumsuz unsur içermeyen hikâyeler şunlardır: Kızılelma Neresi?, Vire, Müjde, Kır Sineği, Bir Refikin Defter-i İhtisasatından, Hediye, İki Mebus, Kazık, Elma, Velinimet, Makul Bir Dönüş, Post Kavgası, Bit, Perili Köşk, Felsefe, Gizli Mabet, İlk Düşen Ak, Bilgi Bucağında, İnat-Beyaz Serçe, Miras, Karmanyolacılar, Bir Temiz Havlu Uğruna, 1/2. İncelenen eserler arasında Bomba, Beyaz Lale, Busenin Şekl-i İptidaîsi, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür adlı hikâyeler yoğun bir şekilde cinsellik içermektedir. Ayrıca Ant, Beyaz Lale, Busenin Şekl-i İptidaîsi, Başını Vermeyen Şehit adlı hikâyeler yoğun bir şekilde şiddet ve korku içermektedir. Yalnız Efe, Primo Türk Çocuğu I, Harem, Boykotaj Düşmanı adlı hikâyeler ise olumsuz örnek oluşturabilecek unsurlar içermektedir. Primo Türk Çocuğu II, Beşeriyet ve Köpek, Çanakkale’den Sonra, Bahar ve Kelebekler, Ay Sonunda adlı hikâyeler karamsarlık, ümitsizlik ve düş kırıklığı ögeleri barındırmaktadır. Eleğimsağma, Düşünme Zamanı, Hafiften Bir Seda, Acaba Ne İdi?, Nezle adı hikâyeler de yoğun bir şekilde argo, kaba ve küfürlü sözcük içermektedir.”
Araştırmacılar, kendi bulgularıyla örtüşen bulguları da zikrederek, hikâyelerin “çocukların duyuşsal gelişimi için uygun olmadığı” tezini güçlendirmeye çalışmış, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin bazılarında olumsuzluk bulmayan meslektaşının çalışmasına değinerek, kendi çalışmalarında bu hikâyelerde de olumsuzluk bulduklarının altını çizmişlerdir. Bu hikâyeler, İlk Cinayet, İlk Namaz, Falaka, Ant, Kaşağı’dır:
“Cengiz’in (2011), Ömer Seyfettin’in öykülerinde yer alan ötekileştirme ve şiddet ögelerini tespit ettiği çalışmasının sonuçları, bu araştırmanın sonuçlarıyla paralellik arz etmektedir. Cengiz (2011), Ömer Seyfettin’in Aleko Adlı Bir Çocuk, Pembe İncili Kaftan, Bomba, Kesik Bıyık Deve, Ant, Kaşağı, Bir Çocuk Aleko, Diyet, Namus, Başını Vermeyen Şehit, İlk Cinayet, Topuz, Ferman, Yalnız Efe adlı 15 öyküsü inceleme kapsamına almıştır. Çalışmada Ömer Seyfettin’in özellikle ders kitaplarında yer alan ve çocuk kitabı kapsamında değerlendirilen bu hikâyelerinin içerik ve anlatım özellikleri açısından ötekileştirme, ayrımcılık ve şiddet ögelerini içerdiği ve çocuğa göre olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Benzer şekilde Türcan Yüksel (2008), Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale, Bomba, Pembe İncili Kaftan, Ferman, Namus, Kaşağı, Falaka, Topuz, Bir Çocuk Aleko, Başını Vermeyen Şehit, Diyet, Tos, Havyar, Perili Köşk, Yüksek Ökçeler, Yemin adlı hikâyelerinin birtakım olumsuz unsurlar (şiddet, cinsellik, ırk ve din üstünlüğünü destekleyen tutumlar, argo sözcükler, kötü örnek oluşturabilecek davranışlar) içerdiğini tespit etmiştir.
Turan da (2006), Ömer Seyfettin’in 10 hikâyesini (Pembe İncili Kaftan, Bomba, Yalnız Efe, Beyaz Lale, Primo Türk Çocuğu, Mektup, İlk Düşen Ak, Bahar ve Kelebekler, Ferman, Kaç Yerinden?) ölüm ve şiddet temaları açısından incelemiş ve yazarın özellikle savaşı konu alan hikâyelerinde ölüm ve şiddetin yoğun olarak yer aldığını tespit etmiştir.
Ustaoğlu (2006), Ömer Seyfettin’in 128 hikâyesini, çocuğa görelik açısından olumluluklar ve olumsuzluklar başlıkları altında incelemiştir. Ustaoğlu (2006), çalışmasında Ömer Seyfettin’in İlk Cinayet, İlk Namaz, Falaka, Ant, Kaşağı adlı hikâyelerini çocuğa görelik ilkesi açısından olumlu olarak değerlendirmiştir. Oysa bizim çalışmamızda adı geçen hikâyelerin cinsellik, şiddet ve korku gibi olumsuz unsurlar taşıdığı için çocuğa göre olmadığı sonucuna varılmıştır.”
Araştırma sonunda (Aktaş-Yurt 2017: 15) lütfedilip “Ömer Seyfettin’in 161 hikâyesi içerisinde hiçbir olumsuz unsur taşımayanların çocuklara önerilmesi gerektiği” tavsiye edilmektedir. Bunların sayısı da 23’tür. Görüldüğü gibi Ömer Seyfettin’in çocuklara uygun olmadığını savunan bu gibi araştırmacılar, birtakım Avrupa destekli çevrelerce onun hikâyelerinin çocuklara okutulmaması için gösterilen çabaya “bilimsel” katkı sunmaya devam etmektedirler. Basında, kamuoyunda, bilimsel çevrelerde yürütülen bu kozmopolit çalışma olumsuz sonuçlar vermeye başlamış gözüküyor; Sakarya Akyazı’da Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu’nda okuyan öğrencinin velisi “Ömer Seyfettin’in bazı kitaplarındaki müstehcen yazılar 10-12 yaşındaki kız öğrencilerine okutuluyor” diyerek tepki göstermiş. BİMER‘e şikâyette bulunmuştur. Akyazı MEB ilçe de sözlü olarak öğretmenleri uyararak söz konusu kitapların okutulmamasını istemiştir.
Sonuç ve Tartışma
Ömer Seyfettin biyografisi için yirmi beş yıl çalışan Tahir Alangu’nun, Ömer Seyfettin’le ilgili genel değerlendirmesi şudur:
“Dilde ve edebiyat anlayışında çağına bakımla en ileri akımların öncülüğünü yaptı. Hikâyeleri, makaleleri ve konuşmaları bunun örneklerle doludur. Bu öncülüğünü sonuna kadar sürdürmesi, ölümünün çok yaklaştığı günlerde bile acı gerçeği, yıkılışın ortaya döktüğü gerçekleri adım adım yoklayarak arayışı, hazin olduğu kadar saygı uyandırıcı bir davranıştı. Öte yandan bütün güdümlü öncü yazarlarda görülen, softalığa sapmadan yürümesi, güdümlü edebiyat anlayışını hayatın evrimine bağlama yolundaki sürekli endişeleri, inandığı şekiller ve düşünceler dışındaki güzellikleri hoş karşılayışını, bütün hayatında bir bayrak gibi taşıdı. Olaylar ve yeni gelişmelerle birlikte kendini yenilemeğe çalışması; onun, sonuna kadar bir sanatçı davranışını sürdürdüğünü ortaya koyuyor.”
Bu değerlendirme onu bütün yönleriyle ayrıntılı olarak incelemiş tarafsız bir kalemin vardığı sonuçtur. Yukarıda sözü edilen ve ilim adamlarının ciddi çalışmaları göz ardı edilerek ileri sürülen ikinci görüş ise, kanaatimizce bilim adamlarının çelişkisidir. Bu bilim adamları, olumsuz değerlendirmeleri için Ömer Seyfettin’in hikâyelerindeki “çocuğa görelik” üzerinde durmuşlardır. Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin çoğunun çocukların değerler eğitimine uygun olduğuna dair geçmişten bu güne ne kadar makale varsa bu makalelerin, O’nun hikâyelerinin çoğunun çocuklara uygun olmadığını iddia edenlerce okunmuş ve eleştirilmiş olması gerekirdi. Bu yapılmadan hikâyelere sadece “çocuğa görelik, çocuğa uygunluk” açısından bakılmış, milli kimlik inşası, dil ve estetik ve benzeri konular ve çocuklar için yazmadığı göz ardı edilmiş ve aktardığımız sonuçlara ulaşılmıştır. Onun sapkın yönleri üzerinde duran araştırmacıya o alanın uzmanlarınca cevap verileceğini düşünüyorum. Çünkü “…Sapkın figürlerin fazlalığı ile kurulan fantasma arasında ilişki vardır. Eserdeki fantasmaların şahsi bir fikrin yahut tecrübenin ürünü olabileceği daima var olan ihtimallerden biridir.” gibi, ihtimaller üzerine kurulan ve ayağı yere basmayan yorumlarla bilim yapılamaz. Bu noktada, ya geçmişten günümüze yüzlerce bilim adamının doğru sonuçlara ulaşamadığı söylenmeli, ya da kamuoyunda ve bilimsel çalışmalarda çocuklara uygunluk konusunun maksatlı biçimde abartılarak işlendiği, çocuklara milli kültür açısından içi boş metinlerin verilmesi için birtakım güdümlü kurumların sistemli çaba harcadıkları düşünülmelidir. Bu çabanın örnekleri de karşımızdadır.
Bu bakımdan Çocuk Edebiyatı ölçütlerinin, çocuklarda milli kimlik inşasını sağlayacak şekilde değerlendirilmesi ve düzenlenmesine ihtiyaç vardır. Tarih Vakfı’nın ders kitaplarını Avrupa Konseyi doğrultusunda düzenlemeyi görev edinmesine benzer bir şekilde, bunu kendisine görev edinen kurumlar olmalıdır. Çeşitli bakanlıklar, üniversiteler, kütüphaneler, yayıncılar ve sivil toplum kuruluşları bu konuda çalışabilir. Mesela Türk Ocakları Bala Kitap Topluluğu bu konuda çalışabilecek bir topluluktur.
Bütün olumsuz yaklaşımlara rağmen Ömer Seyfettin’in -birkaç hikâyesi dışında- bütün hikâyeleri, elbette “seviyeler gözetilerek” ders kitaplarında yer almalı, külliyatı çocuklarımıza tavsiye edilmelidir. Bunda da ölçü çocuklara görelik ilkelerine uymayan hikâyelerin, hangi yaşa hitap ediyorsa o yaşa tavsiye edilmesi olmalı, bunu vesile ederek Ömer Seyfettin hakkında olumsuz bir algı uyandırılmasına izin verilmemelidir.
Ömer Seyfettin’in eserlerine açılan bir kapı olması dolayısıyla Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin-Ülkücü Bir Yazarın Romanı adlı eseri de, her düşünceden insanın ve bilim adamlarının Ömer Seyfettin çalışmalarında başvurduğu yetkin, tarafsız bir biyografi örneği olarak gençlerimize okutulması için Milli Eğitim Bakanlığı tedbir almalıdır.
Kaynakça
Aktaş, Elif – Uzuner, Yurt Serap (2017). “Çocuk Edebiyatı Açısından Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde “Çocuğa Göre” Olmayan Unsurlar”, International Online Journal of Educational Sciences, 2017, X (X), X –X
Alangu, Tahir (1968). Ömer Seyfeddin, “Ülkücü Bir Yazarın Romanı”, İstanbul, May Yayınları, 592 s.
BÜTFK (1973). “Tahir Alangu’yu Kaybettik”, Folklora Doğru, S. 28, s. 3-4.
Cunbur, Müjgan (1985). “Ömer Seyfettin Bibliyografyası”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfettin, Ankara, TTK., s.113-180.
Çetin, Mahmut. (2012). “Biyografi Kitabı”, İstanbul, Biyografi Net, 232 sf.
Ertop, Konur (1979). “Ömer Seyfettin, Çağının Gerçeklerini Halkımıza ve Öz Kaynaklarımıza Dayanan Anlatımla Verdi”, Milliyet Sanat Dergisi, S. 320, Nisan 1979, s. 8-9.
Görkem, İsmail, (2005), “Tahir Alangu’nun Folklor Anlayışı”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, İzmir: Kanyılmaz Matbaası, s. 293-402.
Görür, Hüseyin (1971). “Görüş: Röportaj” [ Tahir Alangu ile], Folklor [İstanbul], c. II, S. 19-22 (1970-1971), s. 50-61.
Gürel, Zeki (2009). “Ömer Seyfeddin Çocuk Edebiyatçısı mı?” Ankara, Türk Yurdu, Mart 2009 – Yıl 98 – Sayı 259
Hülya Argunşah (2014). “Millî Edebiyat”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı (1839-2000)”, Grafiker Yayınları, s. 173.
Karaşah, E. (2009). “Ömer Seyfettin’in öykülerinde çocuk ve çocuk eğitimi”. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Kafkas Üniversitesi, Kars.
Katfar, Duygu Oylubaş – Kaplan, Zehra (2019). “Ömer Seyfettin Kaynakçası”, Hece, S. 719 Sf.733-782 https://www.researchgate.net/publication/335312990_omer_seyfettin_bibliyografyasi
Mert, Necati (2004). “Ömer Seyfettin”, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 478 sf.
Ömer Seyfettin, “Pembe İncili Kaftan”, Bütün Eserleri 2, Bilgi Yayınevi, Ankara 1991, s.61, 63. (Hikâyenin ilk yayımı: 1917)
Özçelik, İsmail (2020). Ömer Seyfettin ve Yaşadığı Dönemin Tarihi, Ankara, DTCF BİRLİK, (Bu kitap)
Özgüç, Anıl – Oral, Gökhan (2019). “Ruhsal Travmanın Edebiyat Yoluyla Aktarımı: Ömer Seyfettin ve Beyaz Lale”, Adli Tıp Bülteni, 2019; 24(1): 63-70
Polat, Nazım H. (2007) “Ömer Seyfeddin”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 34, s. 80-82 https://islamansiklopedisi.org.tr/omer-seyfeddin
Sallabaş, Muhammed Eyyüp (2012). “Ömer Seyfettin Hikâyelerinin Türkçe Öğretiminde Değer Aktarımı Bakımından İncelenmesi”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2012, Cilt: 9, Sayı: 18, s. 59-68 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/183122
Sevgi, A. – Özcan, M. (2005). “Prof. Ali Canip Yöntem’in Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri”, Konya, 886 sf.
Şahin, Veysel (2008). “Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehit” Adlı Öyküsünde Kendilik Bilinci”, Türk Dili dergisi, Ankara, Cilt XCVI, S. 680, s. 120
Şenel, Cahid (2011). “Tanzimat’tan Günümüze Felsefe Dergileri: Açıklamalı ve Seçme Bir Bibliyografya Denemesi”, Türk Felsefe Tarihi -[Ayrı Basım]- Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 9, Sayı 17, s. 433-488
Sengül, Abdullah (2003). “Tahkiyeli Eserlerde “Model Şahıs” Meselesi ve Ömer Seyfettin’in Hikâyelerindeki Model Şahıslar Üzerine Bir İnceleme”, Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 1[19], s. 13-28 http://hdl.handle.net/11630/3090
Şirin, Mustafa Ruhi (2000). “99 Soruda Çocuk ve Edebiyat”, Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul, 288 sf.
Turna. Murat (2020). ”Ömer Seyfettin’in Hikâyelerine Psikobiyografik Bakış”, Mediterranean Journal of Humanities X (2020) 459-482
Zorlu, Yaşar-Temel, Faruk (2019). “Türkçü Bir Fikir Dergisi “Doğu” ve CHP İlişkisi (1942-1945)” https://www.researchgate.net/publication/341234558_Turkcu_Bir_Fikir_Dergisi_Dogu_ve_CHP_Iliskisi_1942-1945

http://arslanevi.blogspot.com/
Contributor
Do you like Arslan KÜÇÜKYILDIZ's articles? Follow on social!
Yorum bulunmamaktadır.
Konu: TAHİR ALANGU’NUN “ÖMER SEYFEDDİN / ÜLKÜCÜ BİR YAZARIN ROMANI” ADLI ESERİNE GÜNÜMÜZDEN BAKIŞ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.