1960’lı yıllara geldiğimizde; devletimizin ziraata verdiği önem dolayısıyla, Ceyhan Nehri ve Savrun Çayı’nın yatakları ıslah edilmiş, otlaklardan ve meralardan oluşan mümbit arazilerin büyük bölümü tarıma açılmıştı. Atadan dededen görenekle açık alan hayvancılığı yapan ailelerin  büyük çoğunluğu, hayvan sürülerini satarak tarlalar almış ve tarıma geçmişlerdi. Bir kısım hayvancılar ise, modern hayvancılığa dönerek ahırlar yapıp besiciliği seçmişlerdi. Çevremizdeki sınırlı sayıdaki aileler ise eski hayatlarına devam ediyor, yazın yaylak yeri olan Binboğa Dağlarına, kışın ise kışlak yeri olan  Çukurova’ya göçmeye devam ediyorlardı. Ailem de yüzyıllardır süregelen bu hayatlarını tercih ederek yerleşik hayata geçmemişlerdi. Ancak eski büyük sürü ve yılkılarımız kalmamıştı. O azgın yılkılardan ihtiyacımız olan üç beş at ve elli altmış kadar da ineğimiz kalmıştı.

Sonbaharda yayladan inen bizler, tekrar yayla vakti gelinceye kadar Çukurova’da okulumuza devam ediyorduk. Akçasaz Bataklığı kenarındaki  çadırımızdan Aşağıçiyanlı köyünde bulunan okulumuz, yaya olarak en az bir saat kadar çekiyordu. Yağmur çamur demeden bu yolu her gün gidip gelmek zorundaydık. Bazen ıslanmış hâlde okula varıp sobanın başında üzerimizi kuruturduk. Bazen de sakız gibi yapışan çamurdan ayakkabılarımızı yolda bırakır, çıplak ayakla okula giderdik.

Her yıl olduğu gibi 1964 yılının Mayıs ayının başına doğru henüz karnelerimizi almamıza on on beş gün kala babam, okuduğumuz Aşağıçiyanlı İlkokuluna gelmiş, öğretmenimiz ve müdürümüzle görüşerek okul durumumuzu öğrenmişti. Yaylaya göçeceğimizi anlatıp karnelerimizin verilmesini beklemeden göçe katılmamız için okuldan izin aldığından, Çukurova’daki Akçasaz Bataklığı bölgesinden göçerek yayla yoluna düşmüştük.

Ömer ağabeyim Çukurova’da kalmış, Recep ağabeyim Adana’da liseye devam ediyordu. Nuri ağabeyim ise ilkokulu bir önceki yıl bitirmesine rağmen, son sınıfı tekrar etmesinin daha iyi olacağını düşünen babam tarafından Sarız’ın Yalak (daha sonra Yeşilkent adını aldı) köyündeki bibim Hürü’nün (Huri) evinde bırakılmıştı. Böyle olunca da babamıza yardımcı olarak ilkokul üçüncü sınıfında beraber okuduğum Celal ağabeyimle ikimiz kalmıştık.

Anam ilk çocuğunu, Binboğa Dağlarındaki Yükdibi denen yaylamızda, peynir kazanına düşerek boğulması sonucunda kaybetmişti. Henüz bebek olan üçüncü çocuğu ise; göç yolunda hasta olmuş, sırtında sarılı olmasına rağmen, “gelinlik etme” adetinden dolayı,  bebeğin durumunu kimseye soramamış, yurt yerine vardığında sırtındaki bebeğinin öldüğünü ancak anlayabilmişti.

Yine anamız hamileliğin son döneminde olmasına rağmen göç yollarına düşmüştük. Hayvancılık; ne okul, ne hastalık, ne de hamilelik dinliyordu. Konak yerlerimiz olan sırasıyla; Halit Ağaların Değirmenleri, Mehmetli, Çiçeklidere, Kırksu, Yamulanın Değirmeni, Savrungözü ve Mazgaç  adındaki yurtlarımızda, tek aile olarak konaklıyorduk. Ancak gelip geçen insanlardan bir göçlük mesafe ile Ketsek Hacı’nın da yaylaya gittiğini öğrenmiştik. Öyle ki, Ketsek Hacı’nın sabah göçtüğü yurt yerine, aynı gün öğleye doğru biz konuyorduk. Her günün şafağında göçümüzü atlara ve eşeklere yükleyerek yola koyuluyor, öğleye doğru yeni yurt yerimize ulaştığımızda, atların ve eşeklerin sırtındaki bahranamızı (eşyalarımızı) çözüp indirerek yerleşiyorduk. Havanın açık olduğu çoğu günlerde çadır kurmuyor, yere serilen yataklarımızda birer ikişer yatıyor ve yıldızları sayarak uykuya dalıyorduk. Böylece her gün aynı işi yaparak göçe devam edip, Toros Dağlarını bin bir zahmet ve meşakkatle aşmıştık.

Sonraki yurt yerimiz olan ve Göksun kazasına bağlı Goççağız (Koçağzı olsa gerek) köyünün sınırlarındaki Cennet Deresi’ne gelmiştik. Havanın parçalı bulutlu olmasına rağmen, etraf çayır çimen ve ormanlık olduğundan, fazla derin olmayan bu vadi, adına yakışır güzellikte yemyeşil bir yurt yeriydi. Oldukça güzel bir gündü ve bulutların arkasından çıkan  güneşin sıcaklığını da iyice hissediyorduk. Sığır sürümüzü büğelek (bir sinek cinsi) tutmuş ve hayvanların her biri, canlarını kurtarırcasına ormana girip kaybolmuşlardı. Özellikle sığır cinsi hayvancılık yapanların çok iyi bileceği gibi, bu sineğin bir tanesi koskoca bir sürüyü yardan aşıracak kadar korkutabilmektedir. Celal ağabeyimle beraber dağılan sürümüzü toplamak çabasıyla etrafta aranırken, anamın bize seslendiğini duyduk. Geri dönüp anamızın yanına vardık. Yiyecek ekmeğimiz kalmadığından karnı burnundaki anam hamur yoğurmak için bizleri yanına çağırmıştı. Celal ağabeyim ekmeği pişirecek ateşi yakmak için odun toplarken, ben de anamın gözetiminde çuvaldan yeterince un çıkararak, büyük bakır leğene koyup yeterince tuz ve su ilave ettim. Hamuru karıştırıyor, anamın talimatıyla da un veya su ekliyordum. Epeyce yoğurduğum hamur kıvama gelmişti ki, anam yeterli olduğunu söyledi ve hamur yoğurma işim son buldu. Esasen buna alışıktım. Bazen anamın hamurunu yoğuruyor, bazen de yayığını dövüyordum. Zira kadıncağızın işi o kadar çoktu ki, günün yirmi dört saati anama yetmiyordu. Hamur; ekmek açılacak kıvama geldiğinde, anam ekmek açacağı tahtanın başına oturdu ve başladı yufka ekmek açmaya. Celal ağabeyim; üç taşı üçgen olacak hâlde yerleştirip ortasına da ateşi yakmış, ekmek pişirilecek sacı da ateşin üzerine koymuştu bile. Anam açtığı yufkayı oklavasına sarılı hâldeyken, ısınmış sacın üzerine seriyor, ben de elimdeki evirgeç (halk dilinde evraaç) ile  çevirerek ekmek pişirmeye çalışıyordum. Arada elimdeki evirgeç ekmeği deliyor ve anamdan azar işitiyordum. Dikkatsizliğim peş peşe geldiğinde ise oklavayı sırtıma yiyordum. Böyle parçalayarak epeyce yufka ekmek pişirebilmiş, hamur neredeyse yarıya inmişti. Bu arada hava kapanmış, hafif hafif yağmur çiselemeye başlamıştı. Anam oldukça acele ediyor, ama açtığı yufkaları pişirmede geç kalıyordum. Celal ağabeyim elimdeki evirgeçi alıp kendisi pişirmeye çalışıyor, ama aynı hataları işleyince sırtına oklavayı yiyordu. Böyle devam ederken doğum sancısı başlayan anam, sancıya aldırmadan daha da acele ediyordu. Anamın sancısına inat yağmur da hızlanmaya başlamıştı. Anam, ağabeyim ve ben ekmek pişirmekten vaz geçip kalan hamuru, serili unlu bezlere sarıp toparlanmaya başlamıştık. Pişirebildiğimiz ekmekleri artan yağmurdan koruyorduk. Bir taraftan gök gürültüsü, bir taraftan anamın sesi birbirine karışırken, yağmur alabildiğine yağmaya başlamıştı. Bu sırada hayvanları aramaya giden babam, koşarak geldi ve çadır kurmaya başladı. Anam babama seslenerek; kendisinin iyi olmadığını, sancısının iyice sıklaşıp arttığını söyledi. Anamın durumunu öğrenen babam, derhal göçüp bir ilerdeki yurt yeri olan Cehennem Deresi’ndeki Ketsek Hacı’ya yetişmemizi, Ketsek Hacı’nın eşinin anama yardım edebileceğini söyleyerek, ağabeyimle beni atları ve eşekleri getirmek için acele gönderdi. Kendisi ise yağmur altında kalan eşyaları toplamaya başladı. Biz yağmur altında koşarak hayvanlara giderken, anama kötü bir şey olacağı korkusundan yağan yağmuru ve bedenimizin üşümesini unutmuştuk. Yük hayvanlarını hemen toplayıp koşarak babama yetiştirmiştik bile. Aceleyle hayvanları yükledik ve babam sancıdan kıvranan anamı, yatak yorgan yüklenmiş olan kır kısrağa bindirdi. Islanıp üşümemesi için ise eline geçen çul çuval ile sarıp sarmaladı. Küçük kardeşlerimiz Mehmet’i bir eşeğe, Ahmet’i bir başka eşeğe bindirirken, kendisi de yağız ata bindi. Henüz iki yaşında bile olmayan ve kardeşlerimizin içinde tek kız olan bacımız Saadet’i de kucağına aldı. Celal ağabeyimle beni, dağılmış olan sığır sürümüzü toplamak için orada bırakarak alelacele yola çıktılar.

Akşama yakın bir  zaman olmuştu ve iki kardeş sığırlarımızı aramaya başlamıştık. Kara bulutlar gökyüzünü tamamen sarmış, sakinleşmesini beklediğimiz yağmur ve fırtına çok şiddetlenmişti. Bir taraftan gök gürlemesi, bir taraftan şimşek çakması, bir taraftan da şiddetli esen rüzgarla yağan yağmur, ortalığı kıyamete çevirmişti. Ağaçların altına sığınarak hayvanlarımızı arıyorduk, ama çok yüksek tonda şaklayan şimşekten ve yarılıp devrilen bazı ağaçlardan yıldırım düştüğünü anlayabiliyorduk. Fırtınadan gözlerimizi dahi açamıyorduk. Gün iyice kararmış ve geceye dönmüştü. Küçücük derelerden çok süratli sular akmaya başlamış ve giderek sel halini alıyordu. Göz gözü görmez vaziyette hayvan aramayı bırakmış, canımızı kurtarmaya çalışıyorduk. Göçümüzün gittiği Cehennem Deresi’nin yolunu biliyorduk, ama karanlık ve fırtınadan yolu dahi seçemiyorduk. Çakan şimşeğin aydınlatmasıyla hedefimizi belirliyor ve o tarafa düşe kalka yürümeye çalışıyorduk. Küçücük dereler sanki ejderhadan birer nehir olmuştu. Çok süratle akan suyun sürüklediği kayalar; ayaklarımızın altındaki toprağı titretiyor, birbirine çarpmasıyla oluşan kütürdeme ise toprağın altında uluyan canavarların olduğu hissini veriyordu. Önümüze çıkan dereleri geçmek için dağın daha yukarısına yürüyorduk. Dereyi geçtiğimiz yerden tekrar aşağıya yürüyüp, yoldan uzaklaşmamaya çalışıyorduk. Yine önümüze bir dere daha çıkıyor, aynı şekilde yukarıya yürüyüp tekrar aşağıya iniyorduk. İki şimşek arası uzadıkça, nereye ne kadar yürüdüğümüzü kestirmek mümkün olmuyordu. Vakit gece yarısı olmuş, iki küçük çocuk olan bizler, ağlaşarak ilerlemeye ve yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Her dere geçişimizde biraz daha yukarılara yürüdüğümüzden ormanın seyreldiğini görüp ve yukarıların daha aydınlık olduğunu hisseden bizler, dağın çok yukarılarına düşmüştük. Zira dağların tepelerinde ormanın olmadığını küçük yaşta öğrendiğimizden, yukarıya çok yol kat edip aşağıya daha az yürüdüğümüzü fark etmiştik. Artık dere geçtiğimizde aşağıya doğru daha çok yürüyorduk. Vakit gece yarısı olmuş, yağmurdan hiçbir kuru noktası kalmayan bizler, soğuktan tir tir titriyorduk. Rüzgâr durmuş, yağmur hafiflemişti, ama derelerden akan sel devam ediyordu. Şimşek çakmasıyla yol almaya devam ediyor, bir taraftan da dağların gürültüsü arasında bir tanıdık ses işitmeye çalışıyorduk. Zira babam mutlaka bizi aramaya çıkardı.

Artık şimşek çakması seyrelmiş, yağmur durmuş, derelerin gürültüsü de azalmıştı. Bir noktada duruyor, zifiri karanlığın içine doğru agaoooo! (Babamıza aga diye hitap ederdik.) diye bağırıyor, nefes almadan kulaklarımızı açıp karanlığı dinliyorduk. İkimizin de kulakları tetikte, farklı bir ses duymaya çalışıyorduk. Azalmış olan gürültünün içinden ve çok uzaklardan ses duyduğumuzu düşündük ve sürekli bağırıp dinlemeye başladık. Her beş on adım yürüdükten sonra duruyor, bağırıyor ve ses dinliyorduk. Nihayet derinden bir sesin geldiğine emin olduk. Biz bağırıyor, dinliyor ve sesin hangi taraftan geldiğini kestirmeye çalışıyorduk. Bu şekilde çeşitli yönlere yürüyüp bağırarak duyduğumuz sesin hangi yönde daha net geldiğini tespit etmeyi başardık. Belli ki artık sesin geldiği yöne doğru gidiyorduk. Zira yürüyüp her bağırdığımızda sesi daha net duymaya başlamıştık. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan titriyor, bir taraftan da bağırıyorduk. Bu şekilde babamızla buluştuk ve ağlayarak babamıza sarıldık.

Babam üzerindeki kepeneğine bizi sarıp ısıtmaya çalışıyordu, ama biz o kadar uzun süre üşümüştük ki, ısınacak gibi değildik. Acele adımlarla bizi yürüterek, hem bedenimizin ısınmasını sağlamak, hem de bir an önce Cehennem Deresi’ne ulaşmak istiyordu.

Kurtulmuş olmanın sevinciyle üşümemizi unutmuştuk bile. Gece yarısını çoktan geçmiş bir zamanda Cehennem Deresi’ne ulaştık.

Babam Ketsek Hacı’nın çadırına yakın bir yere göçü indirmiş, ama çadırı tam kuramamıştı. Dört direkli çadırımızın ortasına bir direk dikmiş, anamız eğreti duran bu çadırda kardeşimizi dünyaya getirmişti.

Babam bizi Ketsek Hacı’nın çadırına götürerek üzerimizi değiştirdi ve yanan ateşin başına oturttu. Gidip ineklerden biraz süt sağarak ateşte kaynattı ve bize içirdi. Oturduğumuz yerde yeni doğan bebeğin ağlamasını duyuyorduk. Anamız bir erkek evlat daha dünyaya getirmişti. İçtiğimiz sütün içimizi ısıtması, yanan ateşin ise bedenimizi ısıtmasının rehavetiyle hemen uykumuz geldi ve uyuduk.

Sabah kalktığımızda; biri hariç sığır sürümüzün tamamının Cehennem Deresi’ne gelmiş olduğunu gördük. İçlerinden tek eksik olanı, çok iriliği ve gösterişi ile babamın gurur kaynağı olan sürü boğasıydı. Nasıl olur da sürünün yanında olmaz diye düşünüyor, ancak başına bir hâl geldiğinden sürüden ayrı kalacağının sonucuna varıyorduk. Belki ayağı kırılmıştır, ya da belki o bölgede çok bulunan boz ayı saldırısına uğramıştır gibi akla gelen düşünceler, babamı oldukça endişeye sürüklüyordu.

Celal ağabeyimi sığır sürüsünün başında bırakan babam, benim kendisiyle gelmemi söyledi. Boğamızı aramak için beraberce gerisin geri Cennet Deresi’ne doğru yola koyulduk. Tam yoldan da gitmiyor, çevrede olabileceği umuduyla, ben yolun iki yüz metre kadar yukarısından, babam ise iki yüz metre kadar aşağısından yürüyorduk.

Cennet Deresi’ne vardığımızda boğadan hiçbir iz yoktu. Etrafı arıyor, ama derenin karşı yamacına geçemiyorduk. Yağmur suları biraz çekilmişti, ama dere hâlâ çok coşkun akıyordu. Bu vaziyette suya girmek çok tehlikeliydi. Dağın yamacından aşağıya doğru dereyi takip ederek boğamızı aramaya devam ettik. Dün yağmurdan önce konduğumuz alana geldiğimizde, konak yerimizin hâlâ sular altında olduğunu fark ettik. Etrafa bakınmaya devam ederken, derenin karşı yamacındaki ağaçların arasından boğanın bize baktığını gördüm. Babama seslenerek karşıdaki boğayı gösterdim. Babam hemen boğaya doğru seslenmeye başladı. Babamın sesini duyup tanıyan boğa, meleye meleye dere kenarına yakın bir yere gelerek durdu. Boğanın sapa sağlam olması babamı oldukça sevindirmişti, ama boğanın bu tarafa geçirilmesi gerekiyordu. Babam boğaya seslendikçe, boğa heyecanlanıyor ancak yanımıza gelmek için bir türlü suya girmiyordu. Epeyce uğraştıktan sonra umudumuz kırıldı ve başka bir yol aramaya başladık.

Dereye aşağı epeyce gittiğimizde, daralan derenin karşılıklı kayalıklar arasına girdiğini gördük. Kayalıklara çıktığımızda dere çok daralmış ancak dar alana sıkışan su şelale şeklinde oldukça hırçın akıyordu. Kayalıklardan etrafımıza bakınırken geceki fırtınanın etkisiyle, kökünden sökülerek bizim tarafımızdaki kayalıktan karşı taraftaki kayalığa doğru devrilmiş devasa bir sedir ağacını fark ettik. Çok uzun ve kalın olan ağaç, doğal bir köprü oluşturmuştu.

Babam; kendisinin bu ağacı kullanarak karşıya geçeceğini, benim ise boğanın bulunduğu yere gitmemi, boğaya seslenerek orada kalmasını sağlamamı istedi. Birden korkunç bir endişeye ve  korkuya kapılmıştım. Zira geçmek istediği ağaç çok yüksekte idi. Aşağıda akan suyun azgınlığı, korkudan zaten içimizi titretiyordu. Babama adeta yalvarırcasına karşıya geçmemesini, boğanın nasıl olsa geçip bizi bulabileceğini söylemeye çalıştım. Ancak babam beni hiç dinlemiyor, ağaca ulaşmak için kayalardan aşağıya doğru inmeye çalışıyordu. Bir taraftan da boğaya acele yetişmem için çabuk olmamı istiyordu.

Çaresiz boğaya doğru yürümeye çalışıyor, bir taraftan da babamın ne yaptığını izlemek için görünebilecek noktalarda durup onu gözlüyordum. Zaten çabuk gidilecek bir alan değildi. Hâkim bir noktadaki kayalığın arasına gizlenip, korku içerisinde ağlayarak babamı izlemeye başladım.

Babam ağaca ulaşmıştı ve ellerinden başka emniyeti olmadan ağacın çıplak bedeninden sürünerek ilerliyordu. En ufak bir hatada bir daha babamı göremeyeceğim düşüncesi ile olduğum yerde tir tir titriyordum. Ağacın dallı olan bölgesine ulaştığında, dallardan tutunarak ayağa kalkıyor, çok yavaş hareketlerle ilerliyordu. Dalların çok sık olduğu yere geldiğinde ise, gücünün yettiği bazı dalları kırmak için çok uğraşıyordu.

Tüm bu şartlardan dolayı çok uzun zamanda ağacı geçerek karşı kayalığa varan babam, olduğu yere oturarak geçtiği ağaca ve azgın sulara bakıyordu. Belli ki çok korkmuş ve yorulmuştu.

Babamın sağ salim karşıya geçtiğini görerek rahatlayan ben; yürünebilecek noktalarda acele yürüyerek, koşabilecek noktalarda da alabildiğince hızlı koşarak boğanın olduğu yere ulaşabildim. Boğa karşı kıyıda yatıyordu. Belli ki, o korkunç gecede çok badireler atlatmış ve yorulmuştu. Ben de tam karşısına bir taşın üzerine oturarak babamın boğanın yanına gelmesini beklemeye başladım.

Bir müddet sonra babam göründü ve boğanın yanına geldi. Babamı fark eden boğa birden ayağa kalkarak babama doğru melemeye başladı. Babam gelip başını okşamaya başladığında boğa da babama başını sürtüyor, ellerini yalıyordu. Bu bir müddet böylece devam ettikten sonra babam, boğayı suya doğru sakin bir şekilde sürmeye başladı. Tam suya girecek noktada boğa durdu ve suya girmemekte direnmeye başladı. Babam, boğayı arkasından itekleyerek suya girmesine çalışıyor, ancak

dev gibi boğaya gücü yetmiyordu. Ben ise elime biraz yeşil dal alarak suyun kıyısına gelmiş ve cesaretlendirmek için boğaya sesleniyordum. Derken babam eline kocaman bir dal alarak boğayı korkutup suya girmesini sağladı. Ön ayakları suya girer girmez boğa, bulanık suda kayboldu. Suyun akış şiddeti boğamızı kapmıştı. Ha şimdi çıktı, ha şimdi çıkacak umuduyla gözlerimizle suyun  yüzeyini tarayan babam ve ben, bir türlü boğayı göremiyorduk. Suyun akış yönüne doğru koşarak boğayı aramaya başladık, ama nafile, boğa hiçbir yerde yoktu. Çok aramamıza rağmen boğayı bulamamıştık. Umudumuz tamamen tükenince babam karşı yakadan, ben ise bu yakadan aşağı yöne üzgün bir şekilde yürüyerek, kayalıklardaki babamın köprü olarak kullanıp geçtiği ağacın oraya geldik. Bir müddet oturup dinlenen babam, aynı şekilde ağaçtan geçerek yanıma geldi.

Babamın sağ salim geri dönmesine sevinemiyordum. Babamın hayatı kurtulmuştu ama boğayı kendi elimizle sele kaptırıp, kaybetmiştik.

Cehennem Deresi’ne doğru yürürken uzun süre hiç konuşmadık. Sonra babam kendi kendine hayıflanmaya başladı; “Ulan oğlum, bende hiç akıl yok, o güzelim boğayı kendi elimle sele verdim, keşke seni dinleyip karşıya hiç geçmeseydim.” diyordu. Ben de “Aga, boğa çok güçlü, mutlaka bir yerden çıkmıştır, ama biz görememişizdir, bak göreceksin boğa gelir, bizi bulur.” gibi sözler söyleyerek babamı teselli etmeye çalışıyordum.

Cehennem Deresi’ne yaklaştığımız bir yerde, sığır sürümüzü görüp o tarafa yöneldik ve sürünün yanına geldik. Geldiğimizde ne görelim, bir de baktık ki, boğa bizden önce gelmiş ve sürüye katılmış, otlayıp duruyordu. Babam boğanın yanına gidip yarası beresi var mı diye, orasını burasını iyice inceledi. Herhangi bir yarasının olmadığını gördükten sonra, boğaya bütün muhabbetiyle sarılıp onu okşayıp öpüp sevmeye başladı.

Bu badireyi de böylece eksiksiz olarak atlatabilmiştik. Ancak kurt kışı atlatmıştı, ama yediği ayazı hiç bir zaman unutmayacaktı.

Yeni doğum yapan anamızın durumu hiç iyi değildi. Yüzünde oluşan şişlikten dolayı sanki gözleri küçülmüştü. Bu şişlik sadece yüzünde de değildi. Başta bacakları ve ayakları olmak üzere, bütün bedeni şişmişti. Ekmek yaparken doğum sancısı tutup yardım alabilmek için at üzerinde ve yağmur altında ıslanarak bir göçlük yol gidip doğum yapan bir kadının hayatta kalması bile Allah’ın bir mucizesiydi.

Kestek Hacı’nın avradının öğretmesiyle kuru inciri tereyağında kavurarak yakı yapıyor ve anama yediriyor ve anamızın inleyerek ateş içerisinde yatmasını izliyorduk, ama elimizden de başka hiçbir şey gelmiyordu. Buna rağmen bebeğin her ağlamasında anam bebeğini emzirmeye çalışıyor, bizlerin ise elimizden hiç bir şey gelmiyordu.

Anam çok dayanıklı ve güçlü bir kadındı. Yeri geldiğinde çıplak ata binip dört nala at süren, yeri geldiğinde silah kullanarak hanesini savunabilen yiğit bir Avşar kadınıydı. Binboğa Dağlarının bir başka obasından gelerek, yılkımıza saldırıp yeni doğmuş taylara zarar vermeye çalışan bir aygırı, yerden alıp fırlattığı bir taşla vurarak öldürmüştü. Böyle bir kadının bu duruma düşmesini bir türlü anlayamıyorduk.

Cehennem Deresi’nde iki gün daha kalarak bakımını devam ettirdiğimiz anamızın durumu biraz düzelmeye başlamıştı. Vücudundaki şişler azalmış ve ayağa kalkabilmişti. Üçüncü günün şafağında Kestek Hacı ile beraber göçerek yolumuza devam ettik.

Sırası ile; Mahmut Bey, Taşoluk, Sakaltutan, Kiliseyeri adındaki yurt yerlerimizde de konaklayarak anamızın bakımını devam ettirdik.

Önce Allah’ın yardımıyla, sonra da sağlamaya çalıştığımız bakımla, anamın sağlığı tamamen olmasa da epeyce düzelirken, ata yurdumuz olan ve o dönemde nüfusumuzun da  kayıtlı olduğu Kayseri ilinin Sarız ilçesinin Dayıoluk köyündeki, babamızın adıyla anılan yurt yerimiz Erdoğdu’nun kuyusuna vardık.

Yaradan’ın keremine şükür.

Contributor
Yorum bulunmamaktadır.
Konu: Yayla Yollarında

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.