Dr. İbrahim KARAER

Eski Ramazanlar dediğimiz zaman, bizim gibi yetmişe yaklaşmış insanlar için en azından 60 yıl öncesini 1960’lı yılları ifade ettiğini bilmemiz gerekir. Televizyon, buzdolabı, elektrikli fırın gibi aletlerin olmadığı, radyonun kısmen kullanıldığı, çalar saatlerin sınırlı olduğu yıllar.

Ramazan gelmeden önce Ramazan telaşı başlar, yufka ekmekleri yapılır, çamaşırlar yıkanır, evler baştan aşağı temizlenirdi. Ramazan’ın başlangıcından bir gün önce ikindi namazından sonra Bayramcık’tan top atışları yapılarak, Ramazan sevinci paylaşılırdı.

Ramazan, çocuklar için de sevinç kaynağı idi. Sahurda uykulu gözlerle bulgur aşı, makarna, bazen börek yenir; çorba içilirdi. Ertesi günü yaşı küçük olanlar öğle vaktine kadar tekne orucu tutarlar, karşılığında nene ve dedelerinden mükafat alırlardı. Benim küçüklüğümde Ramazan ayı kış mevsimine rastladığı için, sahurda soba yanardı. Evin en küçüğü olduğum için, sobanın yakın olduğu yere otururdum. Buna rağmen üşürdüm. Sahur yemeği bitince hemen yatağa girerdim. Sahurun çocuklar için en zevkli tarafı Ramazan davulu idi. O zamanlar çalar saatler çok yaygın değildi. İnsanları sahura kaldırmak için Ramazan davulu çalınırdı. Sahura geç kalkanlar, imsak vaktini kaçıranlar saatleri yoksa, gün ağarmadıysa acele bir şeyler atıştırıp oruca niyet ederlerdi. Sahur sohbetlerinin başlıca konusu “Ramazan oşaması” idi. Ramazan ayının on beşinden sonra, Ramazan davulcuları evlerin önünde hane halkına hitaben maniler söylerdi. Hane reisi de davulculara bahşiş verirdi. İyi bahşiş almak için zengin kapılar tercih edilir, genellikle fakirler pas geçilirdi. Ramazan oşaması çocukların çok hoşuna gider, sıranın bir an önce kendilerine gelmesini beklerdi. Dedeler, davulculara bir gün önceden tembih ederek torunlarına torpil geçerdi.

İftar, oruç tutanlar için sabırsızlıkla beklenen andı. İftar için Pazar Camisi minaresinin ışıklarının yanması gözlenirdi. Işıklar yandıktan sonra Müezzin Ahmet ezan okumaya başlar, Bayramcık’ta Ramazan topu patlardı. Çocukluğumuzda Ramazan topunun patladığını görmek için Bayramcığa çıkar, iftar saatine kadar beklerdik. İftar topu patlayınca evlere koşarak dağılırdık. İftar saati yaklaştıkça çocuklar sabırsızlanır, sigara tiryakileri gerginleşirdi. Tiryakilerden bazıları orucu açtıktan sonra hemen sigara yakardı. Bu sağlık için çok tehlikeli idi. Bereket ki bunu yapanların sayısı çok azdı. Eskiden komşu ve akrabalar arasında çok sık iftar davetleri olmazdı. Herkes iş güç peşinde olduğu için iftarını evinde açardı. Bazen geçmişlerin ruhu için cami imamı ve tanınmış hafızlara hatim indirtilir, davetlilerin katıldığı iftar sonrasında hatim duası yapılırdı. Genellikle zenginler iftar davetleri verirdi. Pide, bugün olduğu gibi geçmişte de iftar sofralarının baş tacı idi. İftar saati yaklaştıkça fırınların önü kalabalıklaşır; sade pide almak veya kıymalı, tahinli ve peynirli pide yaptırmak için insanlar sıraya girerdi.

İftar açıldıktan sonra, teravih namazı için hazırlık başlardı. 1960’lı yılların başında Senirkent’e genç bir müftü gelmişti. Halk müftünün teravih namazı öncesi verdiği va’az ve sohbetten çok hoşlanmıştı. İftarı açan Pazar Camisine koşuyordu. Kadınlar mahfilinde yer bulmak için bazı kadınların oruçlarını camide açtıkları söyleniyordu. Babamla birlikte ben de Pazar camisini giderdik. Adını hatırlayamadığım genç müftünün ateşli sohbetlerine ben de şahit olmuştum. Pazar Camisinde Müezzin Ahmet, Kadir Uzun gibi tanınmış kişiler teravih namazı aralarında ilahi söylerlerdi. Namaz arasında söylenen ilahilere cemaat de iştirak ederdi. İlkokul ve ortaokul yıllarında babamla birlikte her akşam teravih namazına giderdik. Senirkent ilçe merkezinde o tarihlerde 12 cami vardı. Ramazan ayı boyunca bu camilerde en az bir defa olmak üzere teravih namazlarını eda ederdik. Lise ve üniversite yıllarında teravih namazlarını ülkücü arkadaşlarla birlikte kılmaya başladık. Arkadaşlar arasında çok güzel ilahi söyleyenler vardı. Her gece farklı bir camide teravih namazını kılar, namaz aralarında ilahiler söylerdik. Bu mahalle halkının hoşuna giderdi. Bizim camiye ne zaman geleceksiniz diye sık sık sorularla muhatap olurduk. Rahmetli Sofuların Mehmet (Aslan) amca sayesinde, Ülkü Ocaklı gençler olarak Ramazan ayında köylere de teravih namazı kılmaya gitmiştik.

O yıllarda bizim evin yanındaki Şeyhler Camisinin cemaati çok kalabalıktı. Saidi Nursi’ye bağlı cemaatin devam ettiği Şeyhler Camisi, “Nurcular Camisi” olarak anılırdı. Cami imamı Mustafa hoca, her namazın arkasından cemaatle birlikte sesli tesbihat yapardı. Bu sesli tesbihat camiye ilgiyi artırmıştı. Özellikle Ramazan ayında teravih namazı kılmak için camiye gelenler yer bulmakta zorlanırdı. Bir süre sonra cami imamı Mustafa hoca hakkında soruşturma açılarak görevden uzaklaştırıldı. Böylece Şeyhler Camisindeki sesli tesbihat da sona ermiş oldu.

Büyüklerimiz arife gününe çok önem verirlerdi. Arife gününde “kurtların ve kuşların bile oruç tuttuğu” söylenerek çocukların oruç tutması teşvik edilirdi. Arife günü, misafirlere ikram etmek üzere lokum (bişi) ve yemekler hazırlanırdı. Arife günü, Ramazan davulcuları sokak sokak dolaşarak hak toplardı. Hane sakinleri davulculara para, üzüm, bulgur, un gibi yiyecekler verirdi. Arife günü öğle namazından sonra aralıklarla top atışı yapılarak Ramazan uğurlanırdı.

Bayramdan önce çocuklara ayakkabı, pantolon, kazak, tişört vb. hediyeler alınırdı. Bu hediyelere “bayramlık” denirdi. Bayramlıklar, bayram gününe kadar özenle saklanırdı. Bayram günü babam beni erkenden kaldırır, sabah namazına giderdik. Hava şartları uygunsa bayram namazını Bayramcık’ta kılardık. Bayram namazından sonra Şeyh Ahmet Sultan, Kutup İbrahim Dede ve Sefer Dedelerin türbeleri ile aile ve akraba mezarlarını ziyaret eder, geçmişlerin ruhları için fatihalar okurduk. Bayram, çocukların dört gözle beklediği en büyük gündü. Komşular, akrabalar ziyaret edilir, büyüklerin elleri öpülürdü. Büyükler de, kendi maddi durumları ve çocukların yakınlık derecelerine göre onlara bayramlık harçlık verirlerdi. Paranın olduğu yerde elbette eğlence de olurdu. Belediye meydanında kendiliğinden küçük çaplı bir çocuk panayırı kurulurdu. Rengarenk balonlar etrafı süsler, çıtır-pıtır ve mantar-tabanca sesleri etrafta yankılanırdı. Pamuk şekerler, elma şekerler, horoz şekerleri panayırı süslerdi. Kader-kısmet adı verilen küçük piyango çekilişleri yapılırdı. Havanın müsait olduğu zamanlarda sokaklarda gıcı-gıncırlık kurulur, özellikle genç kızlar ve kadınlar kendi aralarında çılgınlar gibi eğlenirdi. Bazen genç erkekler de bu eğlenceye katılırdı. Bayramda akraba ve komşu ziyaretleri ihmal edilmezdi. Misafirlere lokum (bişi), fıstık, leblebi, üzüm, badem, ceviz, köfte ikram edilirdi. Şayet öğün vakti ise, mutlaka yemek ikram edilirdi.

Eski Ramazanlar güzeldi, gelecek Ramazanların daha güzel olması dileğiyle…

Yorum bulunmamaktadır.
Konu: ESKİ RAMAZANLAR

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

‘Ortak Değerimiz Atatürk’ bildirisine destek ver

Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve

Ortak Değerimiz Atatürk

ATATÜRK! TÜRK MİLLETİ SANA MİNNETTARDIR

Her millet, sahip olduğu değerlerle geleceğini inşa eder. Geleceğin harcı olan değerlerine sahip çıkan milletler, geçmişten ders çıkararak, gelecekte aynı hataların tekrar edilmemesi için millî bir hafıza oluşturur. Bu hafızanın en önemli değeri, Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e periyodik olarak uzun zamandır yapılan saldırılarla karşı karşıyayız. Bunların sonuncusu geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da hem protokolün hem de milletimizin gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bilindiği gibi bir esaret belgesi olan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş ve diplomasi kahramanı olarak, Fatih’in emaneti İstanbul’umuzu, başta Ayasofya olmak üzere, camileri ve tarihî eserleriyle yeniden milletimize kazandırmıştır. Yine Trakya ve Batı Anadolu’yu Yunanistan; Doğu Anadolu’yu da Ermenistan olmaktan kurtarmış, ezanımızı susturmamış, Misak-ı millî sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924’te, halkı aydınlatma, İslam’ın Kur’an’a göre yaşanmasını sağlama, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütme, ibadet yerlerini yönetme görevlerini yerine getirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Ayrıca Kur’an’ın tefsiri görevi Atatürk tarafından Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmiş ve “Hak Dini Kur’an Dili” böylece ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın Türkçe tefsiriyle Türkler, dinini öz kaynağından, kendi dillerinden okumaya ve öğrenmeye başlamışlardır.

Hâl böyleyken son yıllarda Millî Mücadele’mizin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal Atatürk, maalesef periyodik saldırılara maruz kalmaktadır. Bir millete sinsice düşmanlık etmenin yollarından biri, o milletin kahramanlarını itibarsızlaştırmaktır. Bunun en kolay yolu ise dinimizi kirli emellerine alet etmektir.

Son olarak Ayasofya’daki icazet töreninde bir imam Ayasofya’yı kastederek; anlatım bozukluklarıyla dolu “…Bu ve bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze hâline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir!… Yarabb’i bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma!” gibi suç oluşturan ifadeler kullanmış ve haklı olarak bu söylem halkımızda büyük bir infiale yol açmıştır.

Atatürk, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planlarını bozan bir lider olup Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ülkemizin en başta gelen birleştirici ve bütünleştirici unsurudur. Mustafa Kemal Atatürk’e üstü kapalı yapılan bu saldırı aslında onun silah arkadaşlarına, Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Cumhuriyet’imize yöneliktir. Atatürk’e yapılan ve yapılacak olan saldırıların nihai hedefi Türk milletidir, Türk devletidir. Bu bakımdan bu ve benzeri saldırıların hedefinin Türk devleti ve milleti olduğu konusunda halkımızı uyarmayı, vatanını ve milletini seven bir grup olarak görev addederiz.

Hedeflerine ulaşmak için geçmişte de bazı cahil kimseleri kullananlar, bugün de aynı yöntemlerle hareket etmektedir. Bu son saldırının kaynağının da aynı güçler olduğu şüphesizdir. Millî ve manevi değerlerimize, başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerine, her türlü tarihî mirasımıza yönelik saldırılar nereden, kimden ve nasıl gelirse gelsin, millî birliğimizi asla bozamayacaktır. Aşağıda imzaları bulunan DTCF Birlik üyeleri ve Türk aydınları olarak bu çirkin ve kötü niyetli ifadeleri şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.

DTCF Birlik Üyeleri

**İmza: **

Bildiriyi paylaşarak destek verebilirsiniz:

 

En çok beğenilenler

Giriş

Welcome to Typer

Brief and amiable onboarding is the first thing a new user sees in the theme.
Join Typer
Registration is closed.